İstanbul denince akla sadece tarihi yapılar, köprüler ya da yalılar gelmez. Bu şehrin sesini tamamlayan bir başka unsur daha vardır: Martılar. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Boğaz'ın üzerinde süzülür, vapurların peşinden uçar, bazen simit bekler, bazen de dalgaların üzerinde özgürce salınırlar. İstanbul'un gökyüzü, martılar olmadan eksik kalır.
Martılar bu şehrin sessiz tanıklarıdır. Yüzyıllardır aynı denize bakıyor, aynı rüzgârı hissediyor, insanların sevinçlerine de hüzünlerine de eşlik ediyorlar. Onlar, denizle İstanbul arasında kurulan görünmez bağın en canlı simgeleridir.
Dün denizde yüzerken bu bağın ne kadar değerli olduğunu bir kez daha hissettim. Kıyıda hareketsiz duran bir martı dikkatimi çekti. Yaklaştığımda kaçmaya çalıştı ama uçamıyordu. Biraz daha yaklaşınca balıkçıların misinalarına ve ağına dolandığını gördüm.
Orada bulunan bir vatandaşın yardımıyla martıyı dikkatlice yakaladık. Ben kanatlarını tuttum, o da misinaları tek tek kesti. Daha sonra ağzında büyük bir olta kancası olduğunu fark ettik. Büyük bir dikkatle kancayı çıkardık. Ağzı kanamıştı. Başına biraz deniz suyu döktük. Bir süre olduğu yerde şaşkın ve yorgun bir şekilde bekledi. Sonra kanatlarını açtı ve özgürlüğüne doğru uçup gitti.
Onun gökyüzüne yükselişini izlerken tarif edilmesi zor bir mutluluk hissettik. Bir canlının yeniden hayata tutunmasına vesile olmak, insanın yüreğinde unutulmayacak bir iz bırakıyor.
İstanbul'u sevmek sadece taşını toprağını, denizini ya da manzarasını sevmek değildir. Bu şehri paylaşan bütün canlılara da sahip çıkmaktır. Martılar, denizin bize emanet ettiği özgür ruhlardır. Onları korumak, aslında İstanbul'un ruhunu korumaktır.
Belki de bir şehrin gerçek zenginliği, içinde yaşayan insanların yalnızca birbirine değil, dilsiz dostlarına da uzattığı yardım elinde saklıdır. Dün kurtardığımız martı uçup gitti; ama geride bize, iyiliğin kanat çırptığı bir anı bıraktı.
Haftaya başka yazımda buluşmak üzere hoşçakalın
MUSTAFA ÇOLAKOĞLU
GAZETECİ - YAZAR























Yorum Yazın