Dizi sektöründe neler oluyor? Bir zamanlar peş peşe yeni projelerin hayata geçirildiği, oyuncuların yeni roller için yarıştığı, yapım şirketlerinin kanallarla anlaşmak için sıraya girdiği sektör neden bugün bu kadar temkinli? Cevap belli… Maliyetler. Ancak mesele yalnızca artan maliyetlerden ibaret değil. Sektörün kendi içinde çözmesi gereken ciddi sorunlar da var. Çünkü televizyon dünyasında yıllardır süregelen bazı alışkanlıklar artık ekonomik açıdan sürdürülebilir olmaktan çıkıyor. Türk dizilerinin en önemli sorunlarından biri uzun bölüm süreleri. Bir dizinin bir bölümünün 120-150 dakikayı bulması, arkasında büyük bir çalışma temposunu da beraberinde getiriyor. Senaryo yazılıyor, oyuncular hazırlanıyor, set kuruluyor, çekimler yapılıyor, montaj ve diğer teknik işlemler tamamlanıyor. Bütün bunlar ciddi zaman ve para demek. Üstelik bir bölümün tamamlanabilmesi için bazen günlerce süren yoğun bir çalışma gerekiyor.
Peki, bu kadar uzun bölüm süreleri gerçekten gerekli mi? Daha kısa, daha dinamik ve hikayesini uzatmadan anlatan diziler yapılamaz mı? Belki de artık sektörün bu soruyu ciddi biçimde tartışmasının zamanı geldi. Çünkü uzun bölüm süreleri yalnızca maliyetleri artırmıyor, aynı zamanda set çalışanlarının üzerindeki iş yükünü de ağırlaştırıyor. Sabahın erken saatlerinde başlayan çekimler bazen gece geç saatlere, hatta sabaha kadar devam edebiliyor. Oyuncuların ve teknik ekiplerin bu tempoya ne kadar dayanabileceği de ayrı bir tartışma konusu. Dünyanın birçok ülkesinde daha kısa süreli dizilerle başarılı yapımlara imza atılıyor. Hikaye gereksiz yere uzatılmadan anlatılıyor, izleyici sıkılmadan ekran başında tutuluyor. Bizde ise bazen bir olayın sonuçlanması için birkaç bölüm beklemek zorunda kalıyoruz. Belki de artık izleyicinin beklentilerini yeniden değerlendirmek gerekiyor. Gelelim en çok konuşulan konulardan birine... Oyuncuların ücretleri. Elbette başarılı oyuncunun emeğinin karşılığını alması en doğal hakkı. Yıllarını bu mesleğe vermiş, kendisini kanıtlamış, izleyicinin sevgisini kazanmış isimlerin değer görmesi gerekiyor. Ancak bir yapımın bütçesi yalnızca başrol oyuncusundan ibaret değil. Bir dizinin bütün yükünü taşıyan yüzlerce insan var. Başrol oyuncularına ayrılan bütçelerle diğer çalışanların kazançları arasındaki dengenin de tartışılması gerekiyor. Çünkü kamera önündeki isimler kadar kamera arkasındaki emekçiler de bu sektörün vazgeçilmez parçaları. Bir yapımın başarısı yalnızca başrol oyuncusunun performansıyla ölçülmemeli. O görüntüyü çeken kameramanın, ışığı ayarlayan teknisyenin, sahneyi hazırlayan sanat ekibinin ve saatlerce çalışan set emekçisinin de hakkı teslim edilmeli. Burada yanlış anlaşılmak istemem. Hiç kimsenin kazancında gözümüz yok. Başarılı oyuncu elbette kazanmalı. Ancak yapımın bütün maliyetleri hesaplandığında ortaya çıkan tablo da göz ardı edilmemeli.
Bir yapımcı yalnızca oyuncunun ücretini değil, yüzlerce kişinin maaşını, setin giderlerini, mekan kiralarını, ulaşımı, yemek masraflarını, teknik ekipmanları ve daha birçok kalemi karşılamak zorunda. Bir tarafta milyonluk bütçeler, diğer tarafta her yeni bölüm için yeniden yapılan hesaplar... İşte sektörün içinden çıkmaya çalıştığı tablo tam da bu. Bir dizinin yayından kaldırıldığını duyduğumuzda genellikle oyuncuların yeni projelerini konuşuyoruz. Oysa işin görünmeyen tarafında çok daha büyük bir kalabalık var. Bir sonraki projede çalışıp çalışamayacağını bilmeyen set çalışanları... Kiraladığı evin kirasını, çocuklarının okul masraflarını, faturalarını düşünen insanlar... Onlar için bir dizinin final yapması yalnızca bir televizyon haberi değil. Bazen aylarca sürecek bir işsizlik döneminin başlangıcı. Bir dizinin sona ermesiyle birlikte o projede çalışan onlarca insanın da çalışma düzeni değişiyor. Yeni bir yapım başlayana kadar beklemek zorunda kalıyorlar. Üstelik herkesin başrol oyuncuları gibi yeni bir projeye geçme imkanı da yok. Kamera arkasında çalışan, yıllardır bu mesleğe emek veren, ailesinin geçimini setlerden kazandığı parayla sağlayan insanlar var. Onların hikayesini kim anlatacak? Bir dizinin başarısından söz ederken oyuncuların isimlerini sıralıyoruz. Ödüller veriliyor, kırmızı halılar kuruluyor, başarı hikayeleri yazılıyor. Peki, o dizinin ortaya çıkması için gece gündüz çalışan emekçiler ne olacak? Bence artık sektörün bu görünmeyen kahramanlarını da konuşmamız gerekiyor. Bir başka önemli konu da yapım şirketlerinin içinde bulunduğu ekonomik durum. Eskiden yeni bir dizi projesi için çok sayıda yapım şirketi harekete geçer, kanalların kapısı çalınır, oyuncu kadroları oluşturulur ve yeni sezon için hazırlıklar başlardı. Bugün ise yapımcılar çok daha dikkatli davranmak zorunda. Çünkü bir dizinin tutmaması, yapım şirketi açısından ciddi bir ekonomik kayıp anlamına gelebiliyor.
Bir projeye yatırım yapıyorsunuz. Oyuncularla anlaşıyorsunuz, senaryoya para harcıyorsunuz, ekibinizi kuruyorsunuz, çekimlere başlıyorsunuz. Ancak beklediğiniz izlenme oranlarına ulaşamadığınızda bütün hesaplar değişiyor. Bazen henüz izleyici hikayeye alışamadan final kararı gündeme geliyor. Elbette televizyon kanalları da ticari kuruluşlar. Yatırımlarının karşılığını almak, reklam gelirlerini artırmak istiyorlar. Ancak burada bir denge kurulması gerekiyor. Çünkü sürekli yeni diziler başlayıp kısa süre içerisinde sona ererse bunun kazananı kim olacak? Yapımcı zarar edecek, oyuncu yeni proje arayacak, set çalışanı iş bekleyecek, izleyici ise yarım kalan hikâyelerin ardından yeni bir diziye başlayacak. Bu döngü nereye kadar devam edecek? Bir başka önemli konu da reytingler. Milyonlarca liralık bütçelerle hazırlanan bir dizinin beklentileri karşılamaması durumunda final kararı gündeme gelebiliyor. Ancak bir dizinin geleceği yalnızca birkaç haftalık izlenme sonuçlarına göre mi belirlenmeli? İyi bir hikayenin izleyiciyle buluşması için zamana ihtiyaç olabilir. Bazen güçlü bir oyuncu kadrosu, başarılı bir yönetmen ve iyi bir senaryo bile beklenen ilgiyi ilk günden göremeyebilir. İzleyicinin bir karakteri benimsemesi, hikayeye bağlanması ve diziyi sahiplenmesi zaman alabilir. Elbette reytingler televizyon dünyasının önemli ölçütlerinden biri. Ancak tek ölçütün bu olmaması gerektiğini düşünüyorum. Dizinin sosyal medyadaki karşılığı, izleyicinin yorumları, hikâyenin niteliği ve uzun vadeli potansiyeli de değerlendirilmelidir. Aksi halde televizyon ekranları birbirine benzeyen, kısa sürede başlayıp kısa sürede biten projelerle dolabilir.
Televizyon dünyasının değişen dinamiklerini konuşurken dijital platformları da unutmamak gerekiyor. İzleyicinin alışkanlıkları değişiyor. Artık herkes istediği içeriği istediği zaman izlemek istiyor. Bir dizinin yayın saatini beklemek istemeyen, bölümleri arka arkaya izlemeyi tercih eden büyük bir izleyici kitlesi var. Dijital platformlar bu nedenle önemli bir alternatif haline geldi. Ancak onların da kendilerine özgü bütçe ve rekabet sorunları bulunuyor. Televizyon kanallarıyla dijital platformların birbirinin rakibi olmak yerine ortak projeler geliştirmesi, yapımcılar için yeni kapılar açabilir. Belki de Türk dizi sektörünün geleceğinde bu iş birliklerinin önemli bir yeri olacak. İşin bir de uluslararası boyutu var. Türk dizileri dünyanın birçok ülkesinde izleniyor. Oyuncularımız farklı ülkelerde tanınıyor, yapımlarımız uluslararası pazarlarda kendisine yer buluyor. Bu büyük bir başarı. Ancak insan ister istemez şu soruyu soruyor… Dünyaya ihraç ettiğimiz dizileri kendi ülkemizde üretmek neden bu kadar zorlaşıyor? Bir tarafta Türk dizilerine duyulan uluslararası ilgi, diğer tarafta artan maliyetler ve daralan yapım imkanları... Bu çelişkinin üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Türkiye'nin bu alandaki gücünü koruyabilmesi için yalnızca başarılı oyunculara ve iyi senaryolara değil, güçlü bir yapım ekonomisine de ihtiyacı var. Bütün bu gelişmeleri izlerken yine Yeşilçam geliyor aklıma. Bir dönem Türk sinemasının kalbi olan Yeşilçam'da yüzlerce insan çalışıyordu. Oyuncusundan figüranına, yönetmeninden set işçisine kadar kocaman bir aile vardı. Sonra şartlar değişti. Sinemanın üretim biçimi değişti, televizyonun yaygınlaşmasıyla seyir alışkanlıkları farklılaştı. Ekonomik sorunlar da eklenince Yeşilçam'ın o görkemli dönemi geride kaldı. Bugün o yılları özlemle anıyoruz. Peki, yarın bugünün televizyon dizilerini de böyle mi hatırlayacağız?
Bugün ekranlarda izlediğimiz oyuncuların, yönetmenlerin, senaristlerin ve set emekçilerinin de gelecekte anlatacak hikâyeleri olacak. İşte bu nedenle sektörün bugünden önlem alması gerekiyor. Bence artık Türk dizi sektörünün kendisini yenilemesi şart. Daha makul bölüm süreleri, daha kontrollü yapım bütçeleri, doğru oyuncu tercihleri, güçlü senaryolar ve emeğin karşılığını veren bir çalışma düzeni... Bunlar bir araya geldiğinde hem yapımcı kazanabilir hem oyuncu emeğinin karşılığını alabilir hem de set çalışanları işlerini kaybetme korkusu yaşamadan üretmeye devam edebilir. Unutmayalım, bu sektör yalnızca para kazandıran bir ticaret alanı değil. Aynı zamanda Türkiye'nin kültürünü, sanatını ve hikâyelerini dünyaya taşıyan önemli bir güç. Yeşilçam'ın emektarlarını bugün yeniden hatırlıyorsak, bunun en önemli nedenlerinden biri o dönemin büyük bir sanat ve emek dünyası yaratmış olmasıdır. Aynı değeri bugünün dizi emekçilerine de göstermeliyiz. Bir dizinin final yapması normal olabilir. Her proje başarılı olacak diye bir kural yok. Ancak koca bir sektörün geleceğinin final yapmasına izin vermemeliyiz. Çünkü ekranlarda gördüğümüz her dizinin arkasında yüzlerce insanın emeği, alın teri ve hayat mücadelesi var. Diziler can çekişirken yalnızca ekranları değil, o ekranların arkasındaki insanları da düşünelim. Yarın çok geç olmadan...
Habib BABAR






















Yorum Yazın