Bazı ruhlar vardır, yaşadıkları döneme sığmazlar takvim yapraklarının arasına sıkışıp kalmazlar zamanın kıyısına vurmuş deniz kabukları gibidirler; hangi yüzyılda yaşarlarsa yaşasınlar sesleri başka çağlardan gelir yıllar geçtikçe daha da belirginleşirler.
Değerli Habercaddesi okurlarım, Aliye Berger’de bu ruha sahip olanlardan biriydi . Onun hikâyesi yalnızca bir sanatçının hikâyesi değildi aynı zamanda kaybetmenin, yeniden başlamanın, azmin, inadın, sevginin ve hayatı tekrar tekrar sonuna kadar yaşama savaşının hikâyesiydi.
Türk sanat tarihinde bazı isimler vardır eserlerinden önce hayatları konuşulur çünkü yaşamları başlı başına bir sanat eseridir. Aliye Berger’in hayatı da bence böyleydi eserlerinden daha çok konuşulmuştu. Aliye Berger sanıldığı gibi fırçanın ucundan değil, keskin cam kırıkları üzerinde yürüyerek sanatçı olmuştu.
Türkiye'nin ilk gravür sanatçısıydı sadece yurdumuzda değil dünyada da alanında önde gelen isimlerden biriydi, kendisini 52 yıl önce kaybettiğimiz sanatçının hüzünlü ancak başarılarla dolu hayatında geçtiği yolları gelin birlikte gezelim.
Tanınmış bir ailenin kızı olarak 24 Aralık 1903'te Büyükada'da görkemli Kırmızı Köşk diye de bilinen Şakirpaşa Köşkü’nde dünyaya geldi. Hizmetçi ve dadılarının arasında büyüdü, geçmiş aylarda hayatını yazdığım Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın ve ünlü ressam Fahrünnisa Zeyd'in kız kardeşiydi.
Aliye Berger henüz 11 yaşındayken babasını kaybetmişti. Babasının ölümü ile ilgili detaylara girmek istemiyorum, abisi Cevat Şakir bir tartışma sırasında babası Kabaağaçlızade Mehmed Şakir Paşa'yı vurmuştu.
Babasının trajik ölümünün ardından annesi Giritli Sare İsmet Hanım kızlarının eğitimine büyük önem verdi. Aliye Berger İstanbul'da Harbiye’de bulunan İstanbul Radyosu’nun karşısında Notre Dame de Sion Fransız Lisesi'ne başladı, başarılı bir eğitim sonucu okulundan mezun olmuştu. O dönem sosyetesindeki geleneğe göre, her genç kız bir müzik aleti çalmayı öğrenirdi Şakir Paşa' nın üçüncü kızı, Fahrünnisa hanım, “İnas Senayi-i Nefisesi” Günümüzdeki adı ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne devam ederek ressam olmuştu.
Alienin son kızı olan Aliyenin müzik dalında eğitim alması için , İstanbul'a yaşayan ünlü Macar virtüözü Karl Berger'e gönderilmesi ailesi tarafından uygun görüldü. Keman dersleri almaya başlayan Aliye, kısa bir süre sonra hocasına aşık olmuştu. Hocası Karl Berger, canayakın, oldukça çapkın, yakışıklı bir erkekti. Aliye ablaları, Hakkiye ve Ayşe , küçük kardeşlerinin Karl Berger’e olan duygularını sezerek, onu dikkatli olması konusunda uyarmışlardı ama Aliye bu uyarıları hiç ciddiye almadı "Berger benimle evlenecek!" dedi.
İstanbul' un değişik semtlerinde değişik sevgililerle gününü gün eden müzik hocası gün geçtikçe Aliye' den uzaklaştı hatta bahane olarak müziğe yeteneği olmadığını ileri sürerek derslere son verdi.
Kadın gururu diye birşey vardır, bir kadın erkek tarafından reddedilmeyi asla gururuna yediremezdi, bu olay üzerine hırçınlığı ve asabiyeti artan Aliye, Karl Berger’i tehdit etmişti. Bu tehdit karşısında korkan Karl Berger, İstanbul' u terk etmeye hazırlanıyordu. İşyerini boşalttı ve geceleri ders verdiği öğrencilerinden birinin evinde kalmaya başladı. Şiddetli kıskançlık insana neler yaptırmaz ki!... Aliye’de kıskançlıktan gözü dönmüş bir haldeydi, intikamından asla vazgeçmedi. Karl’ın kaldığı evi saptayan Aliye, aşkının da verdiği taşkınlık ile kendisine rakip olarak gördüğü kadını öldürmeyi planladı.
Bir gece, eniştesinin tabancasını alarak, Büyükada’dan motora bindi. İstikamet Üsküdar’dı Madam Onnig ile Karl Berger arasında olan hoca öğrenci ilişkisini aşk ilişkisi sanan Aliye kıskanclığın verdiği asabiyet ve aşkının dürtüsüyle, Karl Berger' in kaldığı Üsküdar'da Tophanelioğlu yokuşunda 34 numaralı evin kapısına dayandı. Kapıyı çaldı, kapıyı hizmetçi açmıştı ama o hizmetçiyi Madam Onnig sanarak ateş etti ve onu yaraladı. Karl Berger bu olay esnasında evdeydi ama bir rivayete göre de silah sesini duyunca alt kattan kaçarak hayatını kurtarmıştı.
Sonuç olarak Aliye Şakir, Sultanahmet’teki o zamanın İstanbul Adliyesi’nde yargılandı ve otuzbeş gün hapis cezasına çarptırıldı. Doktor raporlarına göre bu suç asabiyetle işlenmiş ve suçlu da tanınmış bir aileye mensup olduğundan, aynı zamanda da böyle bir suçu tekrar işlemeyeceğine kanaat getirildiğinden, cezanın ertelenmesine karar verilmişti. Bu olay o yıllarda gazetelerde manşetlere taşındı ama fazla ilgi görmediğinden unutuldu gitti.
Stocholm Sendromu’mudur acaba bilemem de, bildiğim bu olaydan sonra Aliyenin Karl Berger ile beraberliği 23 yıl sürdü. Karl Berger' in ölümünden 7 ay önce, resmi nikah kıymışlardı. Bu ölümsüz aşk fazla sürmedi 1947 yılında Karl Berger Büyükada iskelesinden kalkmak üzere olan vapura yetişmek için iskele üstünde koşarken, kalp krizi geçirdi ve hayatını orada kaybetti. Aliye Berger, perişan olmuştu, hıçkırıklar içinde, eşini Büyükada'nın tepesindeki Müslüman mezarlığında yatan babası Şakir Paşa'nın yanına gömdürdü.
Öldüğü güne kadar kimse Karl Berger' in Müslümanlığı kabul ettiği ve ismini değiştirdiğini bilmiyordu. Aliye Berger' in Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği ilan ile öğrenilmiş oldu. 17 Eylül 1947 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde şöyle yazıyordu:
"Ömer Baki-Karl Berger' in vefatı şehrimizin sanat muhitinde teessürle karşılanmıştır. Memleketimizin çok iyi tanıdığı keman üstadı, Şakir Paşa'nın damadı ve Bayan Aliye'nin eşi Ömer Baki'nin (Karl Berger) cenazesi bugün öğle namazından sonra Büyükada Mezarlığı’na defnedilecektir."
Aliye Berger genç yaşında dul kalmıştı, acısı dayanılmazdı. Karl Berger' in ölümünden sonra, ona olan şiddetli aşkını gravüre adayarak haklı bir üne kavuştu. Karl Berger' in acısına dayanamadığını gören ablası Fahrünnisa'nın onu alarak Avrupa'ya götürmesiyle gravür macerası başlar.
1935-1939 yılları arasında Paris'te ablası Fahrünnisa Zeyd'in konuğu olarak sanat hareketlerini izleyen Aliye, Londra'da üç yıl süreyle John Buckland Wright'ın atölyesinde gravür tekniği üstüne yoğun çalışmalar yaptı. Bu çalışmalarında Berger eşine olan aşkını ve üzüntüsünü eserlerine yansıttı. 1951'de 140 parça gravürle ilk sergisini İstanbul' da Fransız Konsolosluğu’nda açtı fakat bu meslekteki çabasının ödülünü 1954 yılında aldı. Yapı Kredi Bankası 'nın Uluslararası Yarışması' nda birincilik ödülü Aliye Berger' e verildi. İstanbul'a döndüğü yıllarda, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın da yaşadığı Narmanlı Han'a yerleşti.
İnsan bazen düşünüyor: Eğer hayat bir vitray olsaydı, Aliye Berger’in payına düşen renkler hangi tonlardan oluşurdu?
Belki biraz siyah.
Belki biraz kül rengi.
Yaşamının son dönemlerinde Akciğer hastalığı ile mücadele eden sanatçı, 10 Ağustos 1974'te 70 yaşında iken, Büyükada'daki doğduğu evinde aramızdan ayrıldı ve burada bulunan aile mezarlığına defnedildi.
Aliye Berger'in adı geçtiğinde aklıma hep bir deniz feneri gelir.
Çünkü deniz fenerleri gemileri kıyıya çağırmaz; yalnızca karanlıkta bir ışık yakarlar.
Gitmek isteyen gider.
Görmek isteyen görür.
Berger'in sanatı da böyledir.
Bağırmaz.
Çağırmaz.
Kendini anlatmak için çırpınmaz.
Sessizce durur ve ışığını yakar, görmek isteyen o ışığa doğru yürür.
Işıklarda uyu güzel insan, Türk gravür sanatı seni asla unutmayacak.
Başka bir yazımda buluşmak üzere
Hoşçakalın, Hoş kalın.
ESRA SONGÜLER
HABER CADDESİ EDİTÖRÜ























Yorum Yazın