Bazen düşünüyorum… Acaba ben mi yanlış düşünüyorum? Ben mi futboldan anlamıyorum, yoksa bizim futbolu yönetenler başka bir gezegende mi yaşıyor? 2026 Dünya Kupası’na giderken Milli Takım’ı öyle bir uğurladık ki, sanırsınız kupayı almaya değil, aldığımız kupayı Türkiye’ye getirmeye gidiyoruz! Primler konuşuldu… Villalar konuşuldu… Arabalar konuşuldu… Ödüller konuşuldu… Bir tek kupayı nereye koyacağımızı konuşmadık! Hava öyle bir havaydı ki, insan televizyonu açınca “Acaba finalde Brezilya mı gelsin, Arjantin mi?” diye düşünmeye başlayacaktı. Sonra ne oldu? Avustralya: 2 Türkiye: 0. Ardından Paraguay: 1 Türkiye: 0. Ve daha üçüncü maça çıkmadan…
BAVULLAR HAZIR!
Türkiye, 2026 Dünya Kupası’ndan elenen ikinci ülke oldu. Daha grubun üçüncü maçını oynamadan matematiksel olarak işimiz bitmişti. Son maçta ABD’yi 3-2 yendik ama o galibiyet ancak eve dönüş uçağındaki moral müziği oldu. Şimdi gelelim benim anlayamadığım yere… Bu Milli Takım’ın başında Vincenzo Montella var. Kötü adamdır demiyorum. Futbolu bilmiyor da demiyorum. Ama kardeşim, ortada bir başarısızlık varsa bunun bir sorumlusu olmayacak mı? Türkiye, belki de son yılların en yetenekli jenerasyonlarından biriyle Dünya Kupası’na gitti. Arda Güler var. Kenan Yıldız var. Hakan Çalhanoğlu var. Avrupa’nın önemli liglerinde oynayan futbolcularımız var. Bu çocukların yeteneğinden kimsenin şüphesi yok. Zaten Dünya Kupası kadrosu açıklandığında bile Arda Güler, Kenan Yıldız ve diğer önemli isimler Türkiye’nin en büyük kozları olarak gösteriliyordu.
Ama sonuç?
İki maç, iki mağlubiyet ve eve dönüş bileti! Peki Montella ne yaptı? İstifa etti mi? Hayır. Federasyon Başkanı ne yaptı? “Hocam, bu iş olmadı” dedi mi? Hayır. Tam tersine İbrahim Hacıosmanoğlu çıktı, Montella’ya sahip çıktı. Devam! Yola devam! Sanki Dünya Kupası’ndan elenen biz değiliz de Dünya Kupası bizden elenmiş! Hacıosmanoğlu, Montella’nın görevine devam edeceğini açıkça söyledi. Yani anlayacağınız, bizim futbolda başarısızlığın faturası yine başarısızlığa kesildi. Benim kafam tam burada karışıyor. Voleybola bakıyorsun; o sporun içinden yetişmiş insanlar yönetimde. Basketbola bakıyorsun; basketbolun içinden gelen isimleri görüyorsun. Başka federasyonlara bakıyorsun, yıllarını o branşa vermiş insanlar çıkıyor karşına.
Biz futbolda ne yapıyoruz? Futbolun milyarlarca liralık ekonomisini, milyonlarca insanın tutkusunu, Milli Takım’ın geleceğini yönetirken liyakati, futbol bilgisini ve uluslararası futbol vizyonunu ne kadar arıyoruz? Benim meselem bir insanın diplomasıyla değil. Benim meselem liyakatle. Müteahhit olabilirsiniz. Sanayici olabilirsiniz. Doktor olabilirsiniz. Gazeteci olabilirsiniz. Ama Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olduğunuzda, yanınızda futbolun mutfağını bilen, dünyadaki sistemi takip eden, altyapıyı bilen, oyuncuyu bilen, teknik adamı bilen çok güçlü bir futbol aklı olmak zorunda. Çünkü burası şantiye değil. Burası Türk futbolu! Beton dökmüyorsunuz. Kolon dikmiyorsunuz.
Bir ülkenin futbol geleceğini inşa ediyorsunuz. Ve inşaatın temeli yanlış atılırsa bina çöker. Futbolun temeli yanlış atılırsa da Milli Takım çöker. Sonra çıkar, “Aslında iyi oynadık” dersiniz. Direkten dönen topu anlatırsınız. Kaç şut attığımızı söylersiniz. İstatistikleri önümüze koyarsınız. Nitekim federasyon başkanı da eleştiriler karşısında takımın iki maçta 65 şut attığını söyleyerek oyunu savundu. İyi de sevgili başkan… Futbolun tabelasında şut sayısı yazmıyor. Gol yazıyor! Puan yazıyor! Galibiyet yazıyor! Ve en sonunda da: ELENDİ / DEVAM EDİYOR yazıyor. Bizim tabelada ne yazdı? ELENDİ! Hem de daha üçüncü maç oynanmadan. Şimdi önümüzde Milletler Ligi var. Yine çıkacağız. Yine büyük laflar edeceğiz. Yine “Bu jenerasyon çok başka” diyeceğiz. Yine Arda diyeceğiz, Kenan diyeceğiz, Hakan diyeceğiz. Ben de şimdiden söylüyorum: Kardeşim, bana kupa sözü vermeyin. Final sözü vermeyin. Şampiyonluk sözü hiç vermeyin. Önce bir maç kazanın, ben size “Helal olsun” diyeceğim! Çünkü Türkiye’nin futbolcu problemi olduğuna inanmıyorum. Türkiye’nin futbol aklı problemi var. İyi futbolcularımız var. Çok yetenekli gençlerimiz var. Avrupa’nın dev kulüplerinde oynayan çocuklarımız var. Ama direksiyona doğru insanları oturtamazsanız, Ferrari’yle de duvara girersiniz. Sonra arabadan iner: “Motor aslında çok iyiydi” dersiniz. İyi de kardeşim…
DUVAR ORADA DURUYOR!
Ben hâlâ aynı soruyu soruyorum: Başarı varsa herkes fotoğrafta. Futbolcuya sarılan var. Kupayı kaldırmaya çalışan var. Uçağın merdiveninde poz veren var. Prim açıklayan var. Ödül vadeden var. Peki başarısızlık olduğunda? Bir dakika… Kimse yok! Teknik direktör yerinde. Federasyon başkanı yerinde. Yöneticiler yerinde. Koltuklar yerinde. Bir tek başarı yerinde değil! Demek ki Türk futbolunda yeni sistem bu: Galibiyet hepimizin, mağlubiyet sahipsiz! Vallahi güzel sistem. Böyle iş bulursanız bana da haber verin. Başarılı olursam alkışlanayım… Başarısız olursam da hiçbir şey olmamış gibi ertesi sabah işe gideyim. Üstelik maaşım da yatmaya devam etsin. Dünyada böyle rahat koltuk az bulunur! Futbol artık sadece 90 dakika değildir. Bilimdir. Planlamadır. Altyapıdır. Ekonomidir. Liyakattir. Ve en önemlisi hesap verebilmektir.
Çünkü milyonlarca insanın sevincini, umudunu ve ay-yıldızlı formanın sorumluluğunu taşıyorsanız, başarısız olduğunuzda çıkıp bunun hesabını da vereceksiniz. Ama bizde hesap başka türlü işliyor galiba. Takım eleniyor… Hoca devam. Başkan devam. Yönetim devam. Sonra hep birlikte soruyoruz: “Türk futbolu neden ilerlemiyor?” Ben size söyleyeyim: Çünkü bizde futbol topu yuvarlak… Ama koltuk köşeli ve oturan bir türlü kalkmıyor!
Burhan AKDAĞ























Yorum Yazın