Bazen kalabalığın ortasında yürürken insanın aklına eski İstanbul düşüyor. Dar sokaklar, ahşap evler, açık kapılar, kapı önlerinde edilen sohbetler… Bir de şimdi etrafımıza bakıyoruz; yüksek binalar, koşuşturan insanlar ve birbirine yabancılaşmış hayatlar…
Eskiden mahalleler sadece evlerin yan yana olduğu yerler değildi. Mahalle demek güven demekti, dayanışma demekti, paylaşmak demekti. Bir evde cenaze varsa bütün mahalle sessizleşir, bir evde düğün varsa herkes sevinci paylaşırdı. Yeni bir komşu taşındığında elinde bir tabak yemekle kapısı çalınır, "Hoş geldiniz" denirdi.
İstanbul'unda mahalle kültürü geçmişte bambaşkaydı. Çocuklar sokaklarda oynar, anneler pencerelerden seslenirdi. Akşam ezanıyla birlikte evlere dönülür, kapı önlerinde çaylar içilir, uzun sohbetler yapılırdı. Kimsenin kapısı yabancı değildi. Bir çocuk yaramazlık yaptığında onu sadece anne babası değil, bütün mahalle uyarırdı. Çünkü herkes birbirini tanır, birbirine sahip çıkardı.
Şimdi ise aynı apartmanda yıllarca oturan insanların birbirinin adını bilmediği bir dönemi yaşıyoruz. Asansörde göz göze gelmemek için telefonuna bakan insanlar olduk. Yan dairemizde hasta birinin olup olmadığını, alt katımızda yalnız yaşayan bir büyüğün bir ihtiyacı bulunup bulunmadığını çoğu zaman bilmiyoruz.
Peki, ne değişti?
Elbette hayat değişti. Şehir büyüdü, nüfus arttı, çalışma şartları ağırlaştı. Teknoloji baş döndürücü bir hızla hayatımıza girdi. Telefonlar, bilgisayarlar, sosyal medya… Hepsi hayatımızı kolaylaştırdı. Ancak bir şeyi de yavaş yavaş elimizden aldı: yüz yüze iletişimi.
Eskiden insanlar birbirlerine zaman ayırırdı. Şimdi ise aynı evin içinde bile herkes farklı bir ekrana bakıyor. Bayram ziyaretleri kısa mesajlara, dost sohbetleri birkaç emojili yazışmalara dönüştü. Bir komşunun kapısını çalmak yerine ona mesaj göndermeyi tercih eder olduk.
Belki de teknoloji sevgiyi azaltmadı; ama sevgiyi gösterme biçimimizi değiştirdi. Yine de hiçbir ekranın sıcak bir "Nasılsın komşum?" sorusunun yerini tutamadığı da bir gerçek.
İstanbul'un geçmişine baktığımızda, şehrin asıl zenginliğinin tarihi eserlerinde değil, insan ilişkilerinde saklı olduğunu görüyoruz. Bu şehri güzel yapan sadece camileri, sarayları, köprüleri değildi. İstanbul'u İstanbul yapan, insanların birbirine olan yakınlığıydı. Aynı simidi paylaşabilmek, bir bardak çayın etrafında dostluk kurabilmekti.
Bugün modern bir şehirde yaşıyoruz. Her şey daha hızlı, daha büyük ve daha gösterişli… Fakat galiba biraz daha yalnızız. Kalabalıklar içinde birbirimize değmeden yaşıyoruz.
Oysa unutulan iyi alışkanlıklarımızı yeniden hatırlamak zor değil. Bir komşunun kapısını çalmak, yaşlı bir büyüğün elini öpmek, bir çocuğun başını okşamak, bir dostu sebepsiz yere aramak… Belki de kaybettiğimizi düşündüğümüz sıcaklığı yeniden bulmanın yolu, bu küçük ama anlamlı davranışlardan geçiyor.
Çünkü şehirleri binalar değil, insanlar güzelleştirir. İnsanları da sahip oldukları iyi alışkanlıklar…
Belki bugün hepimizin yapması gereken şey, biraz durup geçmişe bakmak ve kendi kendimize şu soruyu sormaktır:
Teknoloji ilerledi, şehirler büyüdü, hayat hızlandı… Peki, biz birbirimize ne kadar yakın kaldık?
Sağlığınıza dikkat edin. Hoşça kalın…
MUSTAFA ÇOLAKOĞLU
GAZETECİ - YAZAR























Yorum Yazın