MENU
  • EĞİTİM
  • MEKAN
  • HABER
  • Basın Bülteni
  • SİNEMA
  • Kadın
  • YAZARLAR
  • FOTO GALERİ
  • WEB TV
  • HABER ARŞİVİ
  • YOL TRAFIK DURUMU
  • BİYOGRAFİLER
  • RÖPORTAJLAR
  • Künye
  • Gizlilik Politikası
  • İLETİŞİM
  • Foto Galeri
  • Web TV
  • Yazarlar
Haber Caddesi
DOLAR6.8555
EURO7.7475
GR ALTIN390.45
ÇEYREK640.68
İstanbul
Haber Caddesi
Haber Caddesi
  • MAGAZİN
  • MÜZİK
  • YAŞAM
  • GÜNCEL
  • MODA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SAĞLIK
  • KÜLTÜR & SANAT
  • RÖPORTAJ
  • SPOR
Kapat

Dijital Dünyada Kaybolan Çocukluk

Ana SayfaYazarlarSEÇİL ESKİOĞLU
22 Ağustos, 2026, Cumartesi 18:02
  • yazdıryorum yazfont küçültfont büyüt
Dijital Dünyada Kaybolan Çocukluk

 

Bugün bir çocuğun elinden telefonunu aldığınızda sadece bir ekranı değil, bazen onun küçük dünyasının kapısını kapatmış gibi hissediyorsunuz. Çünkü artık çocukların dünyasında oyun bahçelerinin yerini ekranlar, sokak arkadaşlarının yerini çevrim içi oyunlar, bisiklete binmenin yerini kısa videolar, merak edip keşfetmenin yerini ise arama motorları aldı. Çocukluk, eskiden dizleri yara içinde eve dönmekti. Şimdi ise saatlerce aynı koltukta oturup parmak uçlarıyla ekranda kaydırmak…

İşte tam da burada kendimize sormamız gereken çok önemli bir soru var: Biz çocuklarımızı teknolojiye mi hazırlıyoruz, yoksa farkında olmadan çocukluklarını teknolojinin içine mi bırakıyoruz? Teknoloji hayatımızın vazgeçilmez bir parçası. Bunu inkâr etmek mümkün değil. Eğitimden iletişime, sağlıktan bilime kadar hayatımızın her alanında dijital dünyanın sunduğu imkânlardan yararlanıyoruz. Çocuklarımızın da teknolojiyi öğrenmesi, kullanması ve dijital dünyada kendini koruyabilmesi elbette gerekli. Ancak sorun teknoloji kullanmak değil; sorun, teknolojinin çocuğun hayatındaki yerinin giderek büyümesi ve gerçek hayatın yerini almaya başlaması. Çünkü çocuk dediğimiz şey sadece ders çalışan, video izleyen, oyun oynayan ve telefondan bilgi alan bir varlık değildir. Çocuk koşmalıdır, düşmelidir, kalkmalıdır, kirlenmelidir, arkadaşlarıyla kavga edip beş dakika sonra barışmalıdır. Bir ağaca bakıp “Acaba bunun dalına çıkabilir miyim?” diye düşünmelidir. Yağmur yağdığında sokağa çıkıp ıslanmayı istemelidir. Bir taşın, bir yaprağın, bir böceğin bile hikâyesini merak etmelidir. Çocukluk biraz da bunların toplamıdır. Bizim çocukluğumuzda internet yoktu. Akıllı telefonlarımız, tabletlerimiz, sosyal medya hesaplarımız yoktu. Bir arkadaşımızı görmek istiyorsak kapısını çalar, “Aşağı gelsene!” diye bağırırdık. Bazen bütün mahalle bir çocuğun peşinden koşardı. Sokakta oynanan oyunların kuralları vardı ama çoğu zaman o kuralları çocuklar kendileri koyardı. Bir top iki apartmanın arasında saatlerce paylaşılır, bisiklet sırayla kullanılır, saklambaç oynarken en iyi saklanma yeri için ciddi tartışmalar yaşanırdı. Akşam olduğunda annemizin sesini duyduğumuzda eve dönerdik.

“Haydi eve!”

O iki kelime, çocukluğumuzun gününü bitirirdi. Şimdi ise birçok çocuk için günün bitişini anne-babanın sesi değil, telefonun şarjının bitmesi belirliyor. Ne acı bir değişim değil mi?

Bir zamanlar çocuklarımızın eve geç kalmasından korkardık. Şimdi odalarından çıkmamalarından endişe ediyoruz. Bir zamanlar “Sokağa çık, biraz oyna.” diyorduk. Şimdi “Biraz telefonu bırak, dışarı çık.” demek zorunda kalıyoruz. Ve belki de en büyük çelişkimiz burada başlıyor. Çocuklarımızı ekranlardan uzaklaştırmak istiyoruz ama kendi elimizdeki telefonları bırakamıyoruz. Onlara “Telefonla fazla oynama.” diyoruz; sonra yemek yerken kendi telefonumuza bakıyoruz. “Sürekli bilgisayar başında olma.” diyoruz; ardından saatlerce sosyal medyada dolaşıyoruz. “İnsanlarla konuş.” diyoruz; ama aynı masada oturduğumuz insanlarla bile göz göze gelmeden mesajlaşıyoruz. Çocuklar bizim söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğreniyor. Bu nedenle dijital dünyada kaybolan çocukluğu konuşacaksak, önce çocukların elindeki telefona değil, yetişkinlerin elindeki telefona bakmamız gerekiyor. Çünkü çocuk bazen ekran bağımlısı olduğu için değil, yanında gerçek bir hayat kurulmadığı için ekrana sığınıyor.

Bir düşünün…

Bir çocuk okuldan eve geliyor. Anne-baba yorgun. Evde herkesin işi var. Çocuk odasına geçiyor. Tablet elinde. Bir video açıyor, sonra başka bir video, sonra bir oyun, sonra başka bir içerik… Derken saatler geçiyor.

Çocuk sessiz,

Ev sessiz, 

Anne-baba rahat,

Ama gerçekten her şey yolunda mı?

Çocuğun sessiz olması onun mutlu olduğu anlamına gelmez. Bazen çocukların sessizliği, anlatacakları şeylerin artık olmadığını gösterir. Çünkü çocuk konuşmak ister. Anlatmak ister. Gün içinde yaşadığı küçücük bir olayı bile paylaşmak ister. Öğretmeninin söylediği bir cümleyi, arkadaşının yaptığı bir şakayı, bahçede gördüğü bir kediyi, kafasına takılan bir soruyu anlatmak ister. Fakat biz çoğu zaman onların dünyasına girecek zamanı bulamıyoruz.

“Sonra konuşuruz.”

“Şimdi işim var.”

“Biraz bekle.”

“Çok yoruldum.”

“Git biraz oyun oyna.”

Ve çocuk gerçekten oyun oynamaya gidiyor. Ama artık oyun arkadaşının adı bazen bir uygulama oluyor. İşte burada mesele sadece teknoloji olmaktan çıkıyor. Mesele, çocukla kurduğumuz ilişkinin niteliğine dönüşüyor. Dijital dünya çocuklara çok şey öğretebilir. Dünyanın diğer ucundaki bir müzeyi gösterebilir, farklı dilleri öğretebilir, bilimsel deneyleri izletebilir, merak ettiği bir konunun cevabını saniyeler içinde bulmasını sağlayabilir. Bugünün çocukları geçmişte bizim ulaşamadığımız kadar büyük bir bilgi dünyasının içinde büyüyor. Ama bilgi ile deneyim aynı şey değildir. Bir çocuk internette denizin nasıl göründüğünü yüzlerce kez izleyebilir. Ama ayağına su değdiğinde hissettiği serinliği hiçbir ekran ona veremez. Bir çocuğa bisiklet sürmeyi anlatan yüzlerce video gösterebilirsiniz. Ama dengesini kaybedip düşmeyi, dizini hafifçe yaralayıp yeniden ayağa kalkmayı yaşamadıkça bisiklet sürmeyi gerçekten öğrenemez. Bir çocuğa arkadaşlığın ne olduğunu anlatan binlerce içerik gösterebilirsiniz. Ama arkadaşının elini tutup birlikte gülmeden, kavga edip barışmadan, paylaşmayı öğrenmeden arkadaşlığın gerçek anlamını anlayamaz. Çünkü hayat izlenmez, Hayat yaşanır.

Çocuklarımızın bugün en fazla ihtiyacı olan şey belki de daha fazla ekran değil, daha fazla gerçeklik.

Daha fazla konuşma.

Daha fazla oyun.

Daha fazla doğa.

Daha fazla kitap.

Daha fazla merak.

Daha fazla aile zamanı.

Daha fazla “Nasılsın?” sorusu. Ve en önemlisi, gerçekten dinleyen yetişkinler…

Bugün çocukların yalnızca dijital dünyada değil, sosyal medyanın oluşturduğu görünürlük yarışında da büyüdüğünü görüyoruz. Daha küçük yaşlarda beğenilmek, takip edilmek, izlenmek, güzel görünmek ve başkalarının hayatlarına yetişmek gibi kaygılarla karşılaşabiliyorlar. Oysa çocuklukta insanın kendisini başkalarıyla kıyaslamaması gerekir.

Çocuk, “Ben yeterince güzel miyim?” diye düşünmemeli.

“Benim kaç takipçim var?” diye hesap yapmamalı.

“Beni neden beğenmediler?” diye üzülmemeli.

“Onun telefonu daha yeni, benimki neden eski?” diye kendisini eksik hissetmemeli.

Çocuk, hayatın değerini sahip olduklarıyla ölçmemeli.

Ama dijital dünya bunu her gün yeniden önümüze koyuyor. Bir başkasının tatili, başka bir çocuğun pahalı oyuncağı, bir genç kızın kusursuz görünen görüntüsü, başka bir ailenin gösterişli evi… Çocuk daha hayatı tanımadan hayatın vitriniyle tanışıyor. Ve vitrindeki hayatların çoğunun gerçek hayat olmadığını bilmiyor. İşte bu nedenle bugün çocuk yetiştirmek yalnızca “ders çalışıyor mu?” sorusundan ibaret değil.

“Ne izliyor?”

“Kiminle konuşuyor?”

“Ne görüyor?”

“Kendini kimlerle kıyaslıyor?”

“Ekrandan sonra nasıl hissediyor?”

“Gerçek hayatta arkadaşları var mı?”

“Konuşabileceği biri var mı?”

sorularını da sormamız gerekiyor. Çünkü dijital dünyada çocuklarımızın önündeki en büyük tehlike yalnızca yanlış içerikler değildir. Asıl tehlike, gerçek hayatla dijital hayat arasındaki sınırın kaybolmasıdır. Bir çocuk ekran başında saatler geçirirken zamanın nasıl geçtiğini anlamayabilir. Çünkü dijital platformlar dikkat çekmek üzerine kuruludur. Bir video biter, diğeri başlar. Bir oyun tamamlanır, yeni görev gelir. Bir bildirim düşer, ardından başka bir bildirim…

Çocuk sürekli “bir sonraki” ile meşgul olur.

Oysa gerçek hayat sabır ister.

Bir çiçeğin açmasını beklemek gerekir.

Bir kitabı bitirmek zaman alır.

Bir arkadaşlık yıllar içinde oluşur.

Bir yetenek çalışarak gelişir.

Bir hayal için emek vermek gerekir.

Dijital dünya ise çoğu zaman bize her şeyin hızlı olması gerektiğini söylüyor.

Hemen cevap.

Hemen görüntü.

Hemen eğlence.

Hemen sonuç.

Belki de bu yüzden sabırsız bir nesil yetiştirme riskimiz var. Çünkü çocuklarımızın sadece teknoloji kullanmayı değil, beklemeyi de öğrenmesi gerekiyor. Sıkılmayı da öğrenmesi gerekiyor.

Evet, yanlış okumadınız.

Sıkılmayı…

Çünkü sıkılmak bazen yaratıcılığın başlangıcıdır. Biz çocukken “Canım sıkılıyor.” dediğimizde önümüzde hazır bir eğlence ekranı yoktu. Bir süre sonra kendimiz bir şey bulurduk. Kâğıt kalem alırdık, resim yapardık. Oyuncaklarımızla yeni bir oyun kurardık. Sokaktan arkadaş çağırırdık. Bir hikâye uydururduk. Bazen hiçbir şey yapmadan otururduk. Ve o boşlukların içinden hayal gücümüz çıkardı. Şimdi çocuklarımızın canı sıkılır sıkılmaz önlerine bir ekran koyuyoruz. Belki de onların hayal kurmasına fırsat bırakmıyoruz. Çocukların her boşluğunu doldurmak zorunda değiliz.

Bazen bırakın çocuk sıkılsın.

Bırakın odasında ne yapacağını kendi bulsun.

Bırakın bir kartondan ev yapsın.

Bırakın yere oturup oyuncaklarını dağıtsın.

Bırakın çamura bassın.

Bırakın elleri kirlensin.

Çünkü çocukluk steril bir hayat değildir. Çocukluk biraz da kirli eller, çizilmiş dizler, dağınık odalar ve kahkahayla dolu akşamlardır. Bugün çocuklarımızı her türlü tehlikeden korumaya çalışırken onları hayatın kendisinden de koruyor olabiliriz. Elbette güvenlik önemli. Elbette dijital dünyanın riskleri konusunda çocuklarımızı bilinçlendirmeliyiz. Ama korumak, hayatı onların yerine yaşamak değildir.

Çocuk düşecek ki kalkmayı öğrenecek.

Kaybedecek ki yeniden denemeyi öğrenecek.

Bir arkadaşına kızacak ki iletişim kurmayı öğrenecek.

Bazen başarısız olacak ki başarının kıymetini anlayacak.

Bir şey istediğinde hemen sahip olamayacak ki sabretmeyi öğrenecek.

Bütün bunların yerine ekranı koyarsak, çocuklarımız büyür ama bazı duyguları yaşayamadan büyür. İşte benim asıl korkum da bu.

Çocuklarımızın büyümesi değil. Çocukluklarını yaşamadan büyümeleri. Bir sabah gözümüzü açacağız ve çocuklarımız büyümüş olacak. Ellerinde diplomaları, önlerinde işleri, başlarında sorumlulukları olacak. Ama belki de geriye dönüp baktıklarında hatırlayacakları gerçek çocukluk anıları çok az olacak. Oysa insanın hafızasında en çok kalan şeyler bazen en sıradan anlardır.

Annesiyle yaptığı bir kahvaltı…

Babasıyla çıktığı bir yürüyüş…

Dedesiyle oynadığı bir oyun…

Mahallede arkadaşlarıyla geçirdiği bir yaz akşamı…

Bisiklet sürerken düşmesi…

İlk kez denize girmesi…

Yağmur altında koşması…

Bir ağacın altında kitap okuması…

Bunların hiçbirinin yüksek çözünürlüklü olması gerekmiyor. Ama hepsinin gerçek olması gerekiyor.

Bugün çocuklarımızın fotoğrafı çok, anısı az olmasın. Çünkü fotoğraf çekmek başka, anı biriktirmek başkadır. Bir çocuğun her anını kaydetmek zorunda değiliz. Bazen telefonu cebimize koyup o anın içinde kalmamız gerekir. Çocuğumuz güldüğünde kamerayı açmak yerine ona bakabiliriz. Çocuğumuz bir şey anlatırken telefonun ekranına değil, gözlerine bakabiliriz. Çünkü çocukların en büyük ihtiyacı pahalı oyuncaklar, son model telefonlar ya da sınırsız internet değildir. Çocukların en büyük ihtiyacı, kendilerini gerçekten önemli hissetmektir.

“Benim annem beni dinliyor.”

“Babam benimle vakit geçiriyor.”

“Bir şey anlattığımda benimle dalga geçilmiyor.”

“Bir hata yaptığımda konuşabiliyorum.”

“Bir problemim olduğunda eve dönebiliyorum.”

İşte gerçek güven duygusu budur. Dijital dünyanın karşısına duvar örmek çözüm değil. Çocuklarımızı teknoloji düşmanı yapmak da mümkün değil, doğru da değil. Asıl yapmamız gereken teknolojiyle yaşamayı öğretmek.

Telefonun hayatın kendisi olmadığını…

İnternetin dünyanın tamamı olmadığını…

Sosyal medyadaki beğenilerin insanın değerini belirlemediğini…

Bir ekranın gerçek bir arkadaşın yerini tutamayacağını…

Ve en önemlisi, gerçek hayatın hâlâ dışarıda olduğunu anlatmak.

Çocuğumuza “Telefonu bırak.” demek kolay. Ama onun yerine ne koyacağımızı düşünmek daha önemli.

“Gel birlikte yürüyelim.”

“Gel bir kahve değil ama seninle bir meyve suyu içelim, konuşalım.”

“Gel parka gidelim.”

“Gel beraber yemek yapalım.”

“Gel bana bugün okulda ne olduğunu anlat.”

“Gel birlikte kitap seçelim.”

“Gel hiçbir şey yapmadan biraz oturalım.”

Bazen çocukların hayatını değiştiren şey büyük eğitim programları değil, birlikte geçirilen küçük anlardır. Bir anne-babanın çocuğuna ayırdığı yirmi dakika bile bazen bir çocuğun bütün gününü değiştirebilir. Çünkü çocuklar zamanı değil, ilgiyi ölçer. Ve belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken en önemli soru şudur:

Çocuğumuz büyüdüğünde bizim ona aldığımız telefonları mı hatırlayacak, yoksa birlikte geçirdiğimiz akşamları mı?

Yeni bir tablet mi hatırlayacak, yoksa birlikte oynadığımız oyunu mu?

Kaç tane video izlediğini mi hatırlayacak, yoksa bizim onunla kaç kez göz göze gelip gerçekten konuştuğumuzu mu?

Bence cevap çok açık. Çocukluk satın alınamaz. Geri getirilemez. Tekrar yaşatılamaz.

Bir çocuğun bugününü yarına ertelediğinizde, aslında onun çocukluğundan bir parçayı da geri dönüşsüz biçimde kaçırırsınız. Bu nedenle dijital dünyanın içinde çocuklarımızı kaybetmemek için ekranları tamamen hayatımızdan çıkarmamız gerekmiyor. Sadece ekranın önüne hayatı koymamız gerekiyor.

Biraz daha sokak.

Biraz daha kitap.

Biraz daha doğa.

Biraz daha oyun.

Biraz daha sohbet.

Biraz daha kahkaha.

Biraz daha aile.

Ve çok daha fazla gerçek hayat…

Çünkü teknoloji gelişmeye devam edecek. Yapay zekâ hayatımıza daha fazla girecek. Çocuklarımız bizden çok daha farklı bir dünyada büyüyecek. Belki bugün hayal bile edemediğimiz meslekleri yapacaklar. Dünyanın her yerindeki insanlarla saniyeler içinde iletişim kuracaklar. Bunların hiçbirine karşı değilim. Tam tersine, çocuklarımız geleceğin dünyasına güçlü hazırlansınlar istiyorum. Ama geleceğe hazırlanan bir çocuğun geçmişten kopmasına da izin vermeyelim. Çünkü geleceğin teknolojisini kullanabilen ama bir ağacın altında oturup huzur bulamayan, arkadaşının yüzüne bakarak konuşamayan, beklemeyi bilmeyen, kaybettiğinde yeniden başlayamayan, sıkıldığında kendi dünyasını kuramayan bir nesil yetiştirmek istemiyorsak bugün bir yerde durup düşünmeliyiz.

Çocuklarımızın ellerine teknoloji verebiliriz.

Ama kalplerinden çocukluğu almamalıyız.

Onlara dünyanın bütün bilgilerini öğretebiliriz.

Ama merak etmeyi unutturmamalıyız.

Onları dijital dünyanın içine bırakabiliriz.

Ama gerçek dünyanın kapısını da açık tutmalıyız.

Çünkü çocukluk, insan hayatının en kısa ama en unutulmaz dönemidir.

Ve biz yetişkinler olarak çocuklarımızın çocukluğunu onların yerine yaşayamayız. Ama onlara çocukluklarını gerçekten yaşayabilecekleri bir dünya bırakabiliriz. Belki bugün yapacağımız en güzel şey, telefonlarımızı bir kenara koyup çocuğumuzun gözlerinin içine bakmaktır.

Hiçbir bildirim o bakıştan daha önemli değil.

Hiçbir video o kahkahadan daha değerli değil.

Hiçbir sanal oyun, gerçek bir çocuğun sokakta arkadaşlarıyla oynadığı oyunun yerini tutamaz.

Ve hiçbir teknoloji, bir çocuğun “Anne, baba, benimle oynar mısın?” diye uzattığı küçük el kadar kıymetli değildir. Çünkü çocukluk bir ekranın içinde değil, hayatın tam ortasında yaşanır. Ve biz çocuklarımızın hayatına ne kadar çok ekran koyarsak koyalım, onların yerine yaşayamadığımız tek bir şeyi unutmayalım: 

Çocukluk beklemez 

Bugün yaşanır, Yarın sadece hatırası kalır……

Bir sonraki yazımda buluşmak üzere sevgimle kalın …. 

SEÇİL ESKİOĞLU

GAZETECİ / YAZAR

Yorum Yazın

SEÇİL ESKİOĞLU

    iletişime geç

    SEÇİL ESKİOĞLU

    Bizi Takip Edin
    Facebook
    Twitter
    Instagram
    Youtube
    Köşe Yazarları
    ESRA SONGÜLER
    ESRA SONGÜLER ŞIPSEVDİ SAKIZLARI
    SEÇİL ESKİOĞLU
    SEÇİL ESKİOĞLU Dijital Dünyada Kaybolan Çocukluk
    MUSTAFA ÇOLAKOĞLU
    MUSTAFA ÇOLAKOĞLU SELAMLAŞMAK DA BİR KÜLTÜRDÜR...
    SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ
    SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ BELKİ DE SORUN YORULMAN DEĞİL. KENDİNE NASIL DAVRANDIĞIN.
    SABİHA ÜNAL
    SABİHA ÜNAL MEŞGULİYET YANILSAMASI
    FATOŞ ACAR
    FATOŞ ACAR TAVŞAN DAĞA KÜSMÜŞ DAĞIN HABERİ OLMAMIŞ
    HABİB BABAR
    HABİB BABAR 17 AĞUSTOS DEPREMİNDEN DERS ALDIK MI?
    CELAL KODAMANOĞLU
    CELAL KODAMANOĞLU ARİFLER ÇETESİ
    BURHAN AKDAĞ
    BURHAN AKDAĞ MİLLİ TAKIM ELENDİ, KOLTUKLAR TUR ATLADI… FUTBOLDA TOP YUVARLAK, BİZDE KOLTUK KÖŞELİ!
    ŞEHNAZ DİLAN
    ŞEHNAZ DİLAN BEN O SETLERİ ÖZLEDİM
    AV.ONUR YAĞIŞAN
    AV.ONUR YAĞIŞAN SOSYAL MEDYA FENOMENLİĞİ BOŞANMA NEDENİ Mİ?
    LEYLA SOMER
    LEYLA SOMER BİR KAP SU, BİR GÖLGE, BİR VİCDAN
    MEHMET ALİ BABAR
    MEHMET ALİ BABAR İFTİRA DEĞİL DUA ZAMANI
    ZAFER DİNÇER
    ZAFER DİNÇER VEFA SADECE BİR SEMT ADIYMIŞ
    NAZLI ARMAN
    NAZLI ARMAN SEVMEK
    FUNDA AKOSMAN
    FUNDA AKOSMAN YENİ YIL
    MERAL KONRAT
    MERAL KONRAT KİME GÖRE DÜŞMAN!
    Haber Caddesi
    KünyeGizlilik PolitikasıRSSSitemapSitene EkleArşivİletişim
    SOSYAL MEDYA BAĞLANTILARI
    FACEBOOKTWITTERINSTAGRAMLINKEDINYOUTUBE

    Haber Caddesi 2021 | Yazılım: Onemsoft

    Haber GönderFirma Ekleİlan Ekle