Masaların üzerinde unutulmuş bir kurşun kalem gördüğümde nedense çocukluğumdaki okul yıllarımın kokusu gelir burnuma. Kirli sarı gövdesi, üzerinde kemirilmiş diş izleri, silgisinin etrafındaki paslanmaya yüz tutmuş metal halka... Sanki yalnızca bir yazı aracı değil, geçmişten bugüne uzanan sessiz bir tanıktır o.
Bugün dijital dünyada yaşıyoruz artık parmaklarımızı cam yüzeylerde bile kaydırmıyorum sadece konuşuyoruz hatta yapay zeka düşüncelerimizi klavyelerin tuşlarında şekillendiriyor ama onu unutmak mümkün mü? Bizlerin hatta insanlık tarihinin diyebilirim en sadık yol arkadaşlarımızdan biriydi kurşun kalem. Sizleri bilemem de, tüm teknolojik devrimlere rağmen hâlâ benim çalışma masamın bir köşesinde notları aldığım defterimin üzerinde kurşun kalemim duruyor… Bu yazıyı yazmak nereden aklıma geldi derseniz, işte o masamda duran not defterimin üzerindeki kurşun kalemden geldi diyebilirim.
İlginçtir adına "kurşun kalem" desek de içinde kurşun yoktur.
Onun hikâyesini anlatmak için gerilere, çok gerilere XVI .Yüzyıl İngiltere’sine bir gidelim isterseniz.
Bundan 5 bin yıl önce Eski Mısır’da saz, bambu, papirüs gibi bitkilerin kamışlarına sıvı kurşun dökülerek bunlar kalem olarak kullanılıyordu.
Romalı alim ve yazar Plinius, Antik Çağ’da kolay aşındığı ve doğrudan kullanılabildiği için saf kurşundan yapılmış çubuklardan bahseder. Orta Çağ’da ise rahip ve yazarlar kurşun alaşımından yapılma ve ucu gümüşle lehimlenmiş çubukları yazı yazmak için kullandıkları söylenir. Yanlış bir isimdi belki ama bazen hayat da böyledir; Kurşun kalem adı buradan mı geldi bilinmez ama bilinen bir gerçekte 1564 yılında İngiltere'nin Cumberland bölgesinde büyük bir fırtınanın ardından devrilen ağaçların altında siyah, parlak bir madde bulunduğudur. İnsanlar önce bunun kurşun olduğunu sandılar oysa bulunan şey karbondu bu yüzden İngilizler ona “Black Lead" yani “Siyah Kurşun” adını verdiler ondan sonrada “Kurşun Kalem" söylenmeye devam edildi.
İnsanlar bu siyah maddeyle koyunlarını işaretlediler, notlar aldı, haritalar çizdiler. Daha sonra karbon çubukları ahşap gövdelerin içine yerleştirildi ve bugün bildiğimiz kalemin temelleri atıldı.
Aslında XVI’ncı yüzyıldan bu yana kurşun kalem yapımında kurşun değil, doğal karbon kullanılıyor.
Sert oluşu nedeniyle kurşundan yapılma bu kalemlerle yazı ve çizim oldukça meşakkatliydi. XVI’ncı yüzyılda gerçekleşen bir keşif, bu konuda büyük bir gelişme yaşanmasını sağladı. İngiltere’nin kuzeyinde bulunan Keswick’te mavi-siyah renkli, parıltılı bir mineral keşfedildi. Önce kurşun cevheri olarak adlandırılan bu mineral çok daha iyi bir yazı kalitesine sahipti.
İsveç asıllı Alman Kimyager Carl Wilhelm Scheele, 1789 yılında bunun kurşundan farklı, kendi başına bir cevher olduğunu kanıtladı ve ona “yazmak” anlamına gelen Yunanca “graphein” kelimesinden türetilen “grafit” adını verdi. Ancak grafit elleri boyuyordu. 1830 yılında Amerikalı Josef Dixon’ın aklına grafiti ahşapla kaplama fikri geldi.
Kullanılan grafit de zaman içinde çeşitli değişimler geçirdi. Hammaddesi pahalı olduğu için kil, boya ve kıvam artırıcı maddelerle karıştırıldı ve havasız ortamda fırınlandı. Kullanılan bu yöntemde kil miktarı ve fırınlanma süresi ise kurşun kalem ucunun sertliğini belirliyordu.
Bugün giderek yerini dijital alternatiflerine bıraksa da el yazısı Goethe’den Picasso’ya ve Van Gogh’a birçok büyük ismin tutkusu oldu. Kurşun kalem bazı ünlü isimlerin ise tek tercihiydi. Rus asıllı Amerikan yazar Vladimir Nabokov’un tüm eserlerini kurşun kalemle yazdığı söylenir.
Bir tükenmez kalemle yazdığınızda hata kalıcıdır mürekkep kâğıda işler ve çoğu zaman geri dönüşü yoktur.
Ama kurşun kalem farklıdır yanlış yaparsınız silersiniz.
Sevgilinizden ayrılmışsınızdır, ona uzun bir mektup yazarsınız ama tam gönderirken bir pişmanlık duyar, siler yeniden yazarsınız.
Bugün dijital çağın içindeyiz. Notlarımız defterlerde, fotoğraflarımız albümlerde değil artık bulut sistemlerinde saklanıyor, kitaplarımız ekranlarda okunuyor, imzalar elektronik ortamda atılıyor bazen de elimiz günlerce kaleme değmiyor.
Ama ilginçtir ki önemli anlarda hâlâ bir kalem arıyoruz.
Bir dilekçe yazarken... Ya da ne bileyim bir sınava girerken...
Ben şuna inanırım, el yazısında insanın ruhundan bir parça vardır.
Parmaklarımızın titremesi, harflerimizin eğimi, bastırdığımız yerler hatta unutamayacağım bir anımı da yazmak isterim.
Geçmiş yıllarda biriyle yeni tanışmıştım,
Sarıyerde boğaz kenarında bir cafede oturmuş kahvelerimizi yudumlayıp sohbet ederken birden çantasından çıkarttığı bir kağıt ve kurşun kalemi bana uzattı,
-Yaz dedi, şaşırdım,
-Ne yazayım dedim,
-Ne istersen yaz dedi…
Yan masadaki bırakılmış olan gazeteyi alıp ondan birşeyler yazdım ve uzattım, kağıda baktı, baktı,
-Ben seninle ölümüne giderim, sen bu derece güvenilir birisin dedi.
Şaşkınlık seviyem bir kat daha arttı
-Abartıyorsun dediğimde…
-Hayır dedi ve açıkladı, kendisinin aynı zamanda bir Grafolog olduğunu, İsviçre’de bunun eğitimini aldığını, zaman zamanda emniyet ile çalıştığını da itiraf etmişti….
Oysaki bilgisayar fontları birbirine benzer ama hiçbir insanın el yazısı diğerinin aynısı değildir.
Kurşun kalem de bu benzersizliğin sadık aracıdır.
Belki bu yüzden bazı eşyalar teknoloji karşısında yenilmez çünkü onların değeri işlevlerinde değil, hatıralarındadır.
Masamın üstünde kullandığım kalemimde elbette birgün bitecek ama ardında bıraktığı satırlar yaşamaya devam edecek tıpkı insanlar gibi sonunda hepimiz biraz kısalacağız, biraz aşınacağız, biraz eksileceğiz.
Fakat önemli olan ne kadar kaldığımız değil, geride ne yazdığımız olacak.
Ve bu yüzden, küçücük bir kurşun kalem bazen bir insan ömrü kadar anlam taşıyabilir.
Bu haftaki yazım biraz uzun oldu değil mi… Suç bende değil, kalemimde… O yorulmadıki bıraksam daha çok şeyler yazacak ama bu haftalık bu kadar yeter diye düşündüm …
Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşça kalın ama hep dostça kalın.
CELAL KODAMANOĞLU
GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ























Yorum Yazın