Son yıllarda bir ödül gecesi çılgınlığıdır gidiyor. Neredeyse her hafta başka bir ödül töreni düzenleniyor. Yılın iş insanı, yılın sanatçısı, yılın şarkıcısı, yılın oyuncusu, yılın gazetecisi, yılın televizyoncusu… Ünvanlar havada uçuşuyor, ödüller sahiplerini buluyor, kırmızı halılarda boy gösteriliyor, objektiflere pozlar veriliyor. Ertesi gün de sosyal medya ve haber siteleri bu gecelerden yansıyan fotoğraflarla dolup taşıyor. Peki, bütün bu görkemli gecelerin ardından insanın aklına bir soru geliyor. Gerçekten hak edenlere mi ödül veriliyor? Açık konuşmak gerekirse, her ödül gecesinde bu sorunun cevabını gönül rahatlığıyla verebildiğimi söyleyemiyorum. Çünkü ödül dediğimiz şey, yalnızca bir plaket, bir kupa ya da sahnede birkaç dakika boyunca alkışlanmak değildir. Ödül, emeğin, başarının, yılların birikiminin, mesleğe verilen değerin ve ortaya konulan işin karşılığı olmalıdır. Ne yazık ki bugün bazı ödül törenlerine baktığımda, ödülün anlamından çok törenin görkemi, davetlilerin kim olduğu, kimin kiminle fotoğraf çektirdiği ve gecenin ertesi gün basında ne kadar yer bulduğu konuşuluyor. Elbette güzel organizasyonlar yapılabilir, başarılı insanlar bir araya getirilebilir, sanat ve iş dünyasının önemli isimleri onurlandırılabilir. Bunların hiçbirine itirazım yok. Benim sorguladığım konu, ödülün gerçekten neye ve kime verildiğidir.
Bir düşünün… Aynı yıl içerisinde birbirinden farklı organizasyonlarda onlarca kişi yılın en iyi sanatçısı, yılın en başarılı iş insanı, yılın en iyi oyuncusu ya da yılın en başarılı gazetecisi ilan ediliyor. Herkesin elinde bir ödül, herkesin sosyal medya hesabında bir teşekkür mesajı… Peki, bu kadar çok yılın en iyisi varsa, o zaman gerçekten en iyi olmak ne anlama geliyor? Elbette aynı alanda birden fazla insan önemli başarılara imza atabilir. Başarı tek bir kişiye ait olmak zorunda değildir. Ancak bir ödülün değer taşıması için belirli ölçütlerinin olması gerekir. Hangi başarı değerlendirildi? Adaylar nasıl belirlendi? Kararı kim verdi? Ödülün arkasında bağımsız bir jüri, şeffaf bir değerlendirme süreci ya da kamuoyunun güvenini sağlayacak bir sistem var mı? İşte asıl mesele burada başlıyor… Bir ödülün arkasında emek, araştırma, tarafsızlık ve güven varsa o ödül sahibini de organizasyonu da yüceltir. Fakat ödülün hangi gerekçeyle verildiği belli değilse, insan ister istemez soru işaretleriyle baş başa kalıyor. 38 yıllık gazetecilik hayatım bana ne öğretti… Ben bugün bunları söylerken bir günlük gözlemden, birkaç fotoğraftan ya da bir gecelik izlenimden hareket etmiyorum. Yaklaşık 38 yıldır gazetecilik yapıyorum. Mesleğin mutfağında yetiştim. Polis-adliye haberlerinden siyasete, spordan magazin dünyasına kadar pek çok alanda görev yaptım. Gazeteciliğin farklı dönemlerine tanıklık ettim; nice insanla tanıştım, nice başarı hikayesi dinledim. Yıllar içinde şunu öğrendim.Gerçek başarı her zaman en çok konuşulan başarı değildir. Gerçek emek, her zaman en çok fotoğrafı çekilen kişinin emeği olmayabilir. Bazen yıllarca sessiz sedasız çalışan, mesleğine dürüstçe bağlı kalan, kimseye kendisini anlatmak için çaba harcamayan insanlar vardır. Onlar işlerini yapar, üretir, mücadele eder ve yollarına devam ederler. Bir de başarıyı görünür kılmak için büyük çaba harcayanlar vardır. Elbette tanınmak, takdir edilmek ve yapılan işin karşılığını görmek herkesin hakkıdır. Fakat görünür olmakla başarılı olmak aynı şey değildir. Gazetecilikte de böyledir, sanatta da, ticarette de…
Bir insanın başarısını yalnızca kaç ödül aldığıyla, kaç davete katıldığıyla ya da kaç kişiyle fotoğraf çektirdiğiyle ölçemezsiniz. Bazen bir insanın yıllar boyunca ortaya koyduğu eserler, bir başkasının aldığı onlarca ödülden çok daha anlamlıdır. İşte bu nedenle ödül dağıtılırken yalnızca bugünün popüler isimlerine değil, yıllarını mesleğine adamış insanlara da bakmak gerektiğine inanıyorum. Yeşilçam'ın emektarlarını kim hatırlıyor? Özellikle sanat dünyasında ödül meselesini konuşurken Yeşilçam emektarlarını düşünmeden edemiyorum. Türk sinemasına yıllarını vermiş, filmlerde rol almış, kimi zaman başrol oynamış, kimi zaman birkaç dakikalık sahnede milyonların hafızasına kazınmış oyuncularımız var. Kamera arkasında çalışan, setlerde ömrünü tüketen, o filmlerin ortaya çıkması için büyük fedakarlıklar yapan insanlar var. Birçoğunun filmleri bugün hala izleniyor. Televizyonlarda tekrar tekrar yayınlanıyor, replikleri kuşaktan kuşağa aktarılıyor, yüzleri hafızalardan silinmiyor. Ancak bu insanlardan bazıları hayatlarının ilerleyen dönemlerinde zor koşullarla mücadele etmek zorunda kalıyor. İşte o zaman insan sormadan edemiyor... Yıllarca sinemaya hizmet eden bu insanları yalnızca bir ödül gecesinde hatırlamak yeterli mi? Bir sanatçının yıllar sonra bir sahneye davet edilmesi, kendisine plaket verilmesi ve dakikalarca alkışlanması elbette kıymetlidir. Fakat o sanatçı ertesi gün yine kendi sorunlarıyla baş başa kalıyorsa, yapılan takdirin hayatına ne kadar dokunduğunu da düşünmek gerekir. Benim için gerçek vefa, yalnızca geçmişte yapılanları hatırlamak değildir. O emeğin sahibini bugün de görebilmek, ihtiyaç duyduğunda yanında olabilmek ve ona hak ettiği saygıyı gösterebilmektir. Bazen bir insanın eline tutuşturulan ödülden daha değerlisi, kendisine uzatılan samimi bir eldir. Bazen bir gecelik alkıştan daha anlamlı olan, yıllar boyunca unutulmamaktır. Sanatçıların, gazetecilerin, emekçilerin ve mesleğine ömrünü vermiş insanların değerini yalnızca özel gecelerde hatırlamamalıyız.
Ödül almak mı, iz bırakmak mı? Bugün ödül alan birçok insanı elbette kutluyorum. Gerçekten emek veren, üreten, başarılı işlere imza atan, mesleğini hakkıyla yapan ve aldığı ödülü gururla taşıyan herkese saygım var. Bir insanın yıllarca çalıştıktan sonra takdir edilmesinden daha güzel ne olabilir?Ancak ödülün kendisinden çok, o ödülün hangi emeğin karşılığı olduğu önemlidir. Bir gazeteci düşünün… Yıllarca halkın haber alma hakkı için çalışmış, zor şartlarda görev yapmış, mesleğinin sorumluluğunu taşımış. Bir sanatçı düşünün… Ömrünü sahnelere, filmlere, şarkılara adamış. Bir iş insanı düşünün… İnsanlara istihdam sağlamış, üretmiş, bulunduğu alana katkıda bulunmuş. Bu insanların başarılarını değerlendirmek için yalnızca isimlerine, çevrelerine ya da popülerliklerine bakmak yeterli değildir. Ortaya koydukları işe, yarattıkları değere ve mesleklerine yaptıkları katkıya bakmak gerekir. Çünkü ödül almakla iz bırakmak arasında önemli bir fark vardır. Ödül bir gecede verilebilir. Ama iz bırakmak yıllar alır. Ödülün üzerindeki isim zamanla unutulabilir, fakat insanın yaptığı iş, bıraktığı eser ve başkalarının hayatına kattığı değer yaşamaya devam eder. Benim asıl önemsediğim de budur. Bu nedenle ödül gecelerine katılmama kararı aldım… Bütün bu düşüncelerimi bir araya getirdiğimde kendi adıma bir karar aldım. Artık ödül gecelerine katılmama kararı verdim. Bu kararımın kimseye karşı kişisel bir tavır olarak değerlendirilmesini istemem. Kimseyi hedef almak, herhangi bir organizasyonu küçümsemek ya da ödül alan insanları değersiz göstermek gibi bir niyetim yok. Her organizasyonun kendi anlayışı, kendi değerlendirme ölçütleri ve kendi hedefleri olabilir. Ben yalnızca kendi mesleki duruşum ve ödüle yüklediğim anlam doğrultusunda hareket etmek istiyorum.
Çünkü gazetecilik hayatım boyunca edindiğim tecrübeler bana şunu gösterdi. İnsan, her davete katılmak, her sahnede görünmek ve her ödülün sahibi olmak zorunda değil. Bazen insanın kendi değerlerini koruması, nerede duracağını bilmesi ve içine sinmeyen şeylere mesafeli yaklaşması da önemlidir. Benim için önemli olan, bir gecede ödül almak ya da bir organizasyonda adımın anons edilmesi değil. Yaptığım işin arkasında durabilmek, yıllar sonra dönüp baktığımda meslek hayatımla gurur duyabilmek ve kimseye karşı mahcup olmadan yoluma devam edebilmektir. Elbette bu kararımın bir istisnası var. Gerçek anlamda, sezarın hakkının Sezar'a verildiği, ödülün popülerliğe değil emeğe, yakınlığa değil başarıya, gösterişe değil hak edilmiş bir değere dayandığı geceler bunun dışındadır. Böyle bir organizasyonun parçası olmaktan, gerçekten hak eden insanların sevincine ortak olmaktan neden kaçınayım? Aksine, emeğin hakkını teslim eden, mesleki birikimi gözeten ve ödülün itibarını koruyan organizasyonlara saygım sonsuzdur. Benim itirazım ödüle değil, ödülün içinin boşaltılmasına… Benim mesafem başarıyı kutlamaya değil, başarının neye göre belirlendiğinin sorgulanmamasına… Benim karşı olduğum, insanları ödüllendirmek değil, ödülün gerçek değerini tartışmalı hale getiren anlayıştır.
Şunu hiçbir zaman unutmamak gerekiyor: Herkes alkışlanabilir ama herkes aynı emeği ortaya koymuş olmayabilir. Herkes bir ödülün sahibi olabilir ama her ödül aynı anlamı taşımayabilir. Önemli olan, gecenin sonunda elinizde tuttuğunuz plaket değil, o plaketi gerçekten hak edip etmediğinizdir. Yıllar geçer, organizasyonlar unutulur, fotoğraflar eski arşivlerde kalır. Bir zamanlar büyük ses getiren ödüllerin bile adı hatırlanmayabilir. Fakat insanın mesleğine duyduğu saygı, yaptığı işin niteliği ve geride bıraktığı iz kolay kolay silinmez. Ben 38 yıllık gazetecilik yolculuğumda çok şey gördüm, çok insan tanıdım. Bundan sonra da mesleğimi yapmaya, haber üretmeye, kalemimi kullanmaya ve kendi doğrularım doğrultusunda yürümeye devam edeceğim. Çünkü benim için asıl ödül, insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığında huzur duyabilmesidir. Ve bir gün gerçekten hak edenlerin ödüllendirildiği, emeğin karşılığını bulduğu, mesleki liyakatin ön planda tutulduğu bir gecede bulunursam, orada olmaktan mutluluk duyarım. Çünkü mesele ödül almak değil, ödülün anlamını koruyabilmektir. Unutmayalım. ödül insanı değerli yapmaz. İnsanın emeği, duruşu ve ortaya koyduğu başarı ödüle değer kazandırır.
Habib BABAR






















Yorum Yazın