Onu anlatmak öylesine zordu ki, bazı isimler vardır; gazete manşetlerinde tanıdığınız kadar bilirsiniz, oysaki onların hikâyeleri bir haberin sınırlarını aşar, bir ülkenin hafızasına siner yalnızca başarılarıyla değil, duruşlarıyla, incelikleriyle ve ardında bıraktıkları sessiz izlerle yer ederler.
Suna Kıraç da o isimlerden biri, onu sadece bir iş insanı olarak tanımlamak eksik kalır. Türkiye’nin modernleşme hikâyesinde görünmeyen ama derin etkiler bırakan bir figürdü, gücünü gösterişten değil, zarafetten alan bir karakter, sessiz ama kararlı bir yürüyüş belki de en çok bu yüzden onu tanıyanlar için “Figür” değil bir “Değer”di. Bugün anlatmak istediğim Suna Kıraç’ı en kısa haliyle böyle tanımlayabilirim.
“Yaşamaya Dair” adlı şiirinde :
“Yaşamak dediğin şakaya gelmez
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın…”
Demişti Nazım.
Suna Kıraç ile bu dizeleri özleştirebiliriz zira Suna Kıraç’ta hayatı ciddiye aldı ve ilkelerinden ömrünün sonuna kadar hiç ödün vermeden aramızdan ayrıldı.
Suna Kıraç, Vehbi Koç’un dört çocuğundan en küçük olanıydı. Koç ailesinin zenginliği dışarıdan bakıldığında göz kamaştırırdı oysa aile içinde paranın hükmü olmazdı rahmetli Vehbi Koç evlatlarını bu terbiye ile yetiştirmişti, bu gerçeği Sına Kıraç henüz altı yaşında iken, kendisine satın alınan ayakkabının fiyatını arkadaşlarına söylediği için babasından yediği azar sonucu anlamıştı. Babasının ona vermek istediği ders “Para kazanılır ama onunla caka yapılmaz”dı.
Bazı çocuklar için söylenen “Büyümüş de küçülmüş” türünden bir çocuktu. Yaşıtları gibi paranın verdiği rahatlıkla şımarmadığı ve kapris yapmadığı için ona büyük gibi davranılırdı. Hayatını derinden irdeledim belki de büyüklerin arasında çocukluğunu mu yaşayamamıştı?
Suna Kıraç ailenin diğer fertlerinden farklıydı. Dört kardeşi gibi o da Robert Kolej’e gitmiş ama o yılların delişmenliği içinde kendi deyimiyle “hafif sol ve bohem” bir yaşamı tercih etmişti diyebilirim.
Edebiyat ve sanat dünyasından dostlarıyla hep birlikteydi. İnan Kıraç ile evlendiği günlerde Yaşar Kemal ile bir sabah kahvaltısında buluşmuşlar, Yaşar Kemal, İnan Kıraç’a dönüp gülerek
“Damat kızımızı tam komünist yapıyorduk ki elimizden aldın” diye takılmıştı.
Suna Kıraç o günleri “Solculuğa heves eden ama servetin tüm imkânlarından yararlanan bir gruptuk” diye anlatıyordu.
Suna Kıraç’ın lise yıllarında öğretmen olma ideali vardı ama bu hayalini kenara bırakıp üniversite yıllarında İş idaresi ve Ekonomi branşını tercih etmişti.
Hatta “Amerikan kolej”ndeki başarılı bir eğitiminin ardından, sınavlarını kazandığı Amerika’nın ünlü üniversitelerinden Wharton College’a kabul edilmişti. Bu Üniversite olayı belki de ilk ve son kez onu babası ile karşı karşıya getirmişti. Durumunu babasına anlatıp, Üniversite eğitimini Amerika’da devam etmek isteğini söyleyince Babası kızını karşısına aldı,
“Bak kızım ben 59 yaşındayım, sana hasret gitmek istemiyorum” diyerek ABD’ye Wharton College’e gitmesine itiraz etti. Babasını çok seven Suna onu kıramamış ama empati yapıyorum da, eminim çinde bir şeyler kırılmıştı.
Türkiye’de kalarak tahsiline Boğaziçi Üniversitesi'nde Bankacılık ve Finansman bölümünden mezun oldu. Vehbi Koç mezun olduktan sonra kızına.
“Benim tezgâhım en iyi üniversitedir seni ben yetiştireceğim” sözünü verdi.
Babasının iş yapma tarzı, titizliği, ayrıntıya nüfuz etmesi vb. niteliklerini içselleştirdi. Öyle ki profesyonellerinin en çekindiği isim olmuştu.
Toplantılara hazırlıklı giriyor, zor sorularla muhatabını sıkıştırıyor, babasının kazandırdığı bir duruş ile israfa dair hassasiyeti kimi zaman can yakabiliyordu. Suna Kıraç bu donanımı ile Koç Topluluğu’nda kendisine ayrıcalıklı bir yer edinirken aslında Türkiye’nin modern anlamda ilk iş kadını ünvanı ile öne çıkıyordu.
Suna Kıraç 1961 yılında Ankara'da Koç Grubu'na bağlı Fiat şirketine teftişe gittiğinde burada pazarlama müdürü olarak çalışan İnan Kıraç ile tanıştı. İki genç birbirlerini gördükleri anda yıldırım aşkına tutulmuşlardı. Gönül ferman dinlemiyordu. Türkiye’nin en ünlü ailesinin kızı, elit bir yaşamı varken, kendi şirketinde çalışan sıradan bir gençle evlenmesi garipsenmişti.
Çünkü geçmişte sermaye birleştirme, işbirliklerini akrabalığa taşıma gibi amaçlarla yapılan iş dünyasındaki evlilik geleneğinin aksine aşk evliliğini tercih etmiş ve evlilik kararını Divan Oteli’ndeki bir iş toplantısı sırasında annesinin kulağına fısıldamıştı. Sonraki yıllarda o aşk hiç sönmedi. Suna Kıraç’ın suskun yıllarında ise gözleri ve İnan Kıraç’ın insanüstü mücadelesi ile adeta hiç tükenmeyecek bir “aşk hikâyesi”ne dönüşecekti. Ve yıllar süren, hiç bitmeyen aşkı noktalamak üzere, 1967 yılında aldığı sürpriz bir kararla İnan Kıraç ile evlendiler.
Evliliklerini bir evlat ile taçlandırmak için çok uğraştılar ama çocukları olmuyordu birlikte radikal bir karar ile evlatlık almak üzere Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yolunu tuttular.
Öyle ya mademki çocukları olmuyordu onlar da bir çocuğu evlat edineceklerdi kararları buydu. Kuruma geldiklerinde bahçede oynayan kızı gördükleri anda kararlarını verdiler. O kız İpek’ti, ona duyduları sevgi ile anne baba olmak istekleri tamamlanmış oldu İsmini narin görünüşünden dolayı İpek koydukları kızlarını öylesine sevdiler ki, sonraki yıllarda İnan Kıraç’ın
“İstersen aileni bulalım” önerisine İpek
“Benim zaten ailem var başkasını istemiyorum” yanıtını vermişti.
İpek Koç ailesinin geleneklerine uygun olarak yetiştirildi.
Suna Kıraç en başta da yazdığım gibi yaptığı her işi ciddiye alırdı. Bu bir Koç toplantısı da olabilirdi, kızının okul toplantısı da… Koç geleneği içinde yazışma kültürü doğrultusunda kimi zaman Koç profesyonelleri ve aile üyelerine, kimi zaman ise kızının öğretmenlerine mektuplar yazarak gördüğü yanlışları ya da doğruları vurgulama alışkanlığını hiç yitirmedi.
1997 yılı bugünün habercisiydi. Henüz 56 yaşındayken herşey parmaklarının uyuşması ile başladı, hastalığının tam teşhisi ABD’de kondu.
Hastalığının adı ALS (Amyotrofik Lateral Skleroz) . Doktor, beyin sapı bölgesindeki hücrelerin ölmesi ile kaslarını kullanamayacağını ve üç ile beş yıl içinde solunum cihazına bağlanacağını söylüyordu. ALS hastalığı karşısında Tıp dünyası çaresiz kalmıştı, henüz 13 yaşındaki kızını istediği gibi yetiştiremeyeceği kaygısıyla günlerce ağladı, kaderine isyan etti.
Doktorun dedikleri yavaş yavaş gerçekleşmeye başladı, konuşmakta zorlanıyordu, bir Arçelik toplantısında hastalığını bilmeyenler yaptığı konuşmada yaşadığı zorluğu hayretle izlediler o güne kadar Suna Kıraç’ı sarhoş gören olmadığına göre bir sorun vardı. Yürüme, tutma, konuşma derken nihayetinde solunumunu kendi başına yapamadığı o meşum gece hastaneye kaldırıldığında eşi İnan Kıraç’a verdirdiği sözü hatırlattı. Hastalığının ortaya çıkmasından itibaren tuttuğu günlükte şöyle yazmıştı:
“Bu yıl 1 Şubat’ta fevkalade ağır ve ciddi bir teşhis kondu. Adı ne olursa olsun ciddi ve beyinle adaleler arasında bir nevi kontak olduğu için yavaş yavaş veya hızla kasların motor hareketi yok oluyor. New York’taki doktorun 700 dolara söylediği güzel havadis (!..) 9 ay gibi kısa bir sürede konuşamayacağım, nefes alamayacağım, yutamayacağım, yemek yiyemeyeceğim, yazamayacağım. Bu hallere gelince nasıl besleneceğim?...Tabii tamamen yıkıldım. Tanrıya dua ettim ki o hallere düşmeden bitmesi için…”
Yaşamak değil ölmek istiyordu Suna Kıraç hastane odasında eşi İnan Kıraç’a dönüp vasiyet eder gibi şunları söyledi:
“İnan makineye bağlayacaklarında sana soracaklar, bağlayalım mı bağlamayalım mı? Sen ‘hayır’ diyeceksin. Makineye bağlanmama müsaade etmeyeceksin” demişti. Tabiki bu bir intihardı, makineye bağlanmamak, yani ölmek…
İnan Kıraç öyle bir ikilem arasında kalmıştı ki, uykuları kaçıyordu ancak hastanede tedaviyi reddeden Suna Kıraç’ın yeniden yaşama dönmesini sağlayan kızı İpek oldu.
Bu durumu haber alan İpek hastanede odaya tek başına girmiş ve ve annesinin elini tutup,
“Beni evlat olarak aldığında, anne olmaya karar verdin, kararının arkasında dur… Beni yalnız bırakma, anneme çok ihtiyacım var” dediğinde artık konuşamayan Suna Kıraç sadece gözlerini kırparak kızına “Tamam” demişti.
Suna Kıraç hayata yeniden başlıyordu.
İnan Kıraç eşine olan sadakatini, umudunu hiç yitirmedi. ALS ile ilgili dünyadaki bütün önemli araştırmaları takip etti, önde gelen bilim insanlarının İstanbul’da her yıl buluşup ALS odaklı bilgi alışverişi yapabilecekleri bir sempozyumla umudu yaşattı.
Boğaziçi Üniversitesi içinde açılan NDAL (Nörodejenerasyon Araştırma Laboratuvarı) nörodejenaratif hastalıklar konusunda dünyanın önde gelen 16 laboratuvarından biri oldu. Bu laboratuvarda yetişen bilim insanları dünyanın önemli araştırma merkezlerinde doktora ve post doktora imkânları elde etti.
Suna Kıraç konuşamıyor, yazamıyor du ama ona da çare bulunmuştu, hemşireler koyu renklerle yazılmış 29 harften oluşan kartları ona tek tek gösteriyor, göz kırpmalarını not alarak cümleler oluşturuyordu, işte bu yöntemle oluşturalan mesajı kızı İpek Antalya’da Suna İnan Kıraç Eğitim Parkı’nın açılış töreninde gözyaşları arasında okunmuştu,
Şöyle diyordu Suna Kıraç :
“Ömrümden uzun ideallerim var…
Sizi huzur ve dinginlikle izliyorum.
İdeallerimi paylaşanlar sizler…
Size sesleniyorum…
Ülkemiz, evlatlarımız ve yarınlarımız için elini taşın altına koyan, zamanını, parasını ve yaşamını bu uğurda geçiren sizler…
Yol arkadaşlarım…
Mutlulukla başarınızı izliyorum. Attığınız her adımda, çizdiğiniz her hedefte ben de varım. Ördüğünüz her tuğlanın harcında, yarattığınız her eserde, yaptığınız her araştırmada ben de varım…
Çocukların mutluluğu için…
Unutmayın, hep yanınızda olacağım”
Ve tarihler 15 Eylül 2020 yılını gösterdiğinde Suna Kıraç hastalığına bağlı olarak 79 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi, onu seven binler tarafından Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Seni saygı ve rahmetle anıyorum Suna Kıraç, yattığın yer nur, mekanın cennet olsun…
Başka bir yazımda buluşmak üzere
Hoşçakalın, Hoş kalın.
ESRA SONGÜLER
HABER CADDESİ EDİTÖRÜ























Yorum Yazın