Sonbahar kendini iyice hissettirdi , gece çakan şimşekler ve sanki bir binayı temelinden sarsacak gibi kuvvetle esen rüzgar ve dünyaya kafa tutan gök gürültüsü artık yağmuru davet ediyordu. Yapraklar yağmur damlalarına kendilerini teslim etmiş pırıl pırıl tozdan eser yok yere düşen altın sarısı, ıslak yapraklarda kayıp düşmemek için sirk cambazı gibi yürümek gerekiyor .
Bu sabah evimin çiçeklerini suladıktan hemen sonra çıktım, kardeşime doğru uzanan bir günlük hikayem var . Dışarıda hafif bir çisili vardı , yağsam mı yağmasam mı diyen yağmur bir ara hızlanır gibi oldu ama sonra nedense vazgeçip duruverdi .
Yollar benim için tüm güzelliklerini sergiliyor, her adım, doğanın bahşettiği sürpriz armağanlarla dolu. Kırmızı yapraklı sarmaşıklar gelin teli gibi duvarlardan sarkıyor arada yeşilleri, sarıları da var. Güneş saklambaç oynuyor bulutların arasına girip çıkmakla meşgul, kuşlar ağaçlardaki yuvalarını çoktan terketmişler, bir tane bile yok şarkı söylüyorum sesizce.
Küçük çam bitkilerinin büyümesini engelleyen tıraşlanarak budanmasına çok kızıyorum. Yurt dışında bazı sarayların ve özel parkların ağaçlarının insan eli ve makinesiyle Bonzai tarzında ya da at, tavşan, köpek vb hayvan figürlerine benzetilerek budanmasına çok karşıyım. Bana göre ağaçlar kollarıyla, dallarıyla güzeller olabildiğince serpilerek büyümeliler. Ama bazı bahçıvanlar onları biblo gibi şekillendirmeye çalışıyorlar, ağaçtan başka her şeye benziyorlar yazık o ağaçlara.
Siz hiç Sonbaharda at kestanesi ve kozalak toplar mısınız? Ben özellikle bu mevsimi beklerim ve dikenlerinden ayrılan kestaneleri birbir toplarım herkes için bir kestane atarım çantama ama dikenli kabuğunun içindekileri bir mücevher gibi bütün olarak saklarım, eşimin arabasının ön camının arkasına koyarım, nazara karşı gelsin diye hemen inanır ve yenisi bir yıl sonra gelene kadar hiç dokunmaz. Pozitif inanç bunlar ve bana doğru yolda olduğumu gösteren işaretler.
Evimizin dış kapısının dibine doğru yan kısmına mutlaka koyarım. Kötü gözü olan biri varsa eğer o gözlere batar o dikenleri kim ne derse desin ben nazara çok inanırım.
”İki nazar bir mezar” denir ve ben kardeşlerimden birini nazarla kaybettim.
At kestanelerimden arta kalanları da dolapların içlerine , çekmece içlerine ve sağa sola her tarafa hatta çantalarımın içine bile atarım .
At Kestanesi, defne yaprağı bolluk ve bereketi simgeler, kıyafet dolaplarına koyduğunuzda güvelerin en büyük düşmanıdır ve yine bakliyatlarda da aynı işlemi görür, ikisini de nohut, pirinç, fasulye vb bakliyatların, içlerine atarım.
Kestane ağaçlarının yaprakları bir şeye yarar mı bilmem ama meyvesinden yapılan kremleri gerçekten ayak ve diz ağrılarına iyi geliyor bunu ben de kullanıyorum, biraz yakıyor ama tedavisi oldukça başarılı.
Bugün topladığım kestanelerim çantamı doldurdu , biraz ilerleyince bir binanın önündeki ceviz ağacını budayan görevli bana topladığı cevizlerden küçük bir torba ikram etti , yeşil renkli kabuğunu patlatan cevizlerin kırılması için biraz kuruması lazım.
Kardeşime kadar yürüdükçe çeşitli meyve ağaçlarına selam verdiğimi gördüm , onları gördükçe mutluluğum arttı . İğde ağaçları turuncu meyveleriyle çiçek açmış gibi her dalında onlarca meyvesi vardı.
Küçükken babaannemin bahçesinde mis kokulu çiçekleriyle ilkbaharı selamlayan İğdelerin sonbaharda meyvelerini toplamayı ve yemeyi çok severdim ama artık kabuğunu açınca tozundan tıkanıyorum bu nedenle kopardığım iki dalı kurumuş olsa bile yine nazarlık diye saklayacağım şimdi belki bana söyleneceksiniz “Her şeyi nazara bağlıyorum” diye, ama ben küçüklüğümden bu yana hep nazara inanırım.
Annem iğde dalından küçük bir parçayı kesip delerek ucunda da yedi gözü olan mavi bir boncukla bizlere nazarlık diye takardı. Ayrıca beyaz renkli tazı boncuğumuz da olurdu , yarı aralanmış dudak şeklinde , tarlalarda çok olur şimdilerde ise onları toplayarak kolye bilezik gibi çeşitli aksesuarlarda kullanıyorlar, adına ne diyorlar bilmem ama bizim memlekette adı “Tazı Boncuğu” dur.
Kısacık yol, durup durup onu bunu toplamaktan uzun bir yol oldu. Kestaneler, cevizler ve iğdelerden sonra kardeşimin bahçesinden hünnap topladık. Hünnap dört beş yıldır toplayıp yediğim bir meyve, önceden tanımazdım, şeker hastalığına iyi geldiği söyleniyor, ama yemesi çok keyifli kurusunu bilmiyorum biz tazesini tüketiyoruz . Dönüşte yine yoldaki yemişenyenden topladım o da bana çocukluğumdan kalan minicik bir meyve, bizim memlekette dedemin bahçesinde öyle çok toplar ve yerdik ki.
Dünkü memleket ziyaretimde anne babamın çiftliğinden getirdiğimiz ayva ve elmalarımızı , üvezlerimizi ve alıçlarımızı da unutmayayım hatta süs kabağı ve fıstık çamı kozalaklarımı da bugüne dahil ettiğimi düşünürsek bu haftaya oldukça bereketli başladığımı söyleyebilirim. Bugünde kendi bahçemizin eriklerini toplayacağım , güzel ülkemin verimli topraklarının her bir köşesinden bereket fışkırıyor, ben evimde de yediğimiz tüm meyve çekirdeklerini biriktirerek bahçemize atıyorum, asla çöpe atmam ya gübre olur ya da kim bilir belki onlarda bir gün ağaç olarak yükselir meyvesini verir torunlarımızın sofralarında yer alır.
Bizim öğrencilik yıllarımızda “Yerli Malı Tutum Haftası” kutlanırdı bizlerde kartonlara olmak istediğimiz meyvelerin resimlerini çizer, onları boyar ve taç şeklinde keserek başımıza oturtur ve meyvelerle ilgili şiirler okurduk, şimdi böyle haftalar var mı bilmiyorum ama ben o günleri çok özlüyorum. Belki de özlediğim çocukluğumdur. Grepon kâğıtlarını kesip katlayarak yaptığımız sınıf süslemelerimiz geldi gözümün önüne birden, patates baskılı sonbahar ağaçlarının yapraklarını defterlerimize uyguladığımız an …
Çocukluğum meğer ne kadar güzelmişsin de değerini bilemeden çabucak büyümeyi istemişim.
Mesela kirazlı beyaz rafya şapkamı , elbiselerimizin altına giydiğimiz kat kat fırfırlı beyaz jiponlarımızı,
Faytonlara binerek tıngır mıngır gezişimizi, onların rengarenk süsünü , atların Arnavut kaldırımlarındaki tak tuk nal seslerini , gökyüzünün gecenin lacivertinde yıldızların göz kırparmış gibi bize baktığını , onları seyrederken tuttuğumuz dilekleri, gündüzleri gökyüzünde süzülen uçurtmalarımızın kuşlara meydan okuyuşunu , nedense hep mor renkli uçan balonlarımızı ,okul günlerimizi , beyaz yakalı siyah önlüklerimizi.
Kimi yıl Temizlik Kolu, kimi yıl Kitaplık Kolu olduğumda beyaz üstü kırmızı iple işli bantlarımızı koluma taktığım günleri , sırf bir günlük tatil heyecanını yaşamak için sıraya girip kollarımızı aşı olmak için görevliye uzatıp iğneyi yediğimiz an suratlarımızın ekşi halini, zilin çalan sesini , okul kapısı önündeki elma ya da horoz şekeri satıcılarını ya da renkli macun şekerleri almak için uzattığımız yirmi beş kuruşun üstünü almayı asla unutmamızı, kimi yıl sembol, kimi yıl yavrukurt oluşumuzu.
Annemin bana ayda bir gün geldiğinde otuz beş poğaça ya da otuzbeş kurabiye yaparak okula getirip öğretmenime ve sınıf arkadaşlarıma tek tek dağıttığı günleri, müsamerelerimizi, pikniklerimizi hatırladım.
Bir an da şu bol meyveli günüm beni hiç unutamadığım çocukluğumun geçmişine götürdü hemen. Hani bir söz vardır
“Açtırma kutuyu , söyletme kötüyü” derler ya benim de bugün “Efkar bastı gönlümü “ yine feryat ediyor.
İnsanlar boşuna altmış ve yetmişli yıllara dönüp o dönemin filmlerini izleyerek , şarkılarına sığınarak geçmişteki çocukluklarını , çılgın ya da durağan gençliklerini yaşamıyorlar, kiminin özgürlüğünün sembolü hippi ya da çiçek çocuk olduğu o yılları unutmak ne mümkün?
Sonbaharın meyveleriyle başladık ama bakın nerelere kadar geldik, bu hafta da bu kadar olsun başka bir yazımda yine sizlerle olmak ümidiyle …
Sevgiler, saygılar hepinize.
Hoşçakalın
Fatoş Acar























Yorum Yazın