Bir manastır hayal edin sessiz taş duvarlar, sabahın ilk ışıklarıyla yükselen dualar Dışarıdan bakıldığında huzurun ve teslimiyetin simgesi gibi görünen bu dünyanın içinde, kimsenin görmek istemediği acılar da saklanabilir. İnsalar oraya yalnızca ibadet etmek için değil yaralarını sarmak, umut bulmak ve hayatın yükünü biraz olsun hafifletmek için gelirler çünkü insan, çaresiz kaldığında güveneceği bir el arar.
XX. yüzyılın başlarına gidelim Yunanistan, savaşların, yoksulluğun ve büyük toplumsal değişimlerin içinde ayakta kalmaya çalışan bir ülkeydi insanlar sadece ekmek değil, umut da arıyordu. Kimileri kiliselerde, kimileri manastırlarda, kimileri ise kendilerine mucize vaat eden insanların peşinde teselli bulmaya çalışıyordu.
İşte tam da böyle bir dönemde adı duyulmaya başlayan bir kadın vardı: Mariam Soulakiotis.
Kimileri onu dindar bir ruhani lider olarak gördü, kimileri ise onun insanların en büyük zayıflığını; korkularını, yalnızlıklarını ve ölüm karşısındaki çaresizliklerini kullandığını düşündü.
Değerli Habercaddesi okurlarım, Rahibe Mariam Soulakiotis’in iğrenç hikayesi de tam da burada başlamıştı.
Mariam Soulakiotis ya da kendi deyimiyle Mariam Ana, Matthew Karpathakis adında özden düşmüş bir keşiş tarafından yönetilen radikal bir manastırın baş rahibesiydi.
Uzaktan bakıldığında manastır ilginç görünüyordu devasa bir tepenin zirvesinde, kubbe şeklinde beyaz bir çatısı, ormanlar ve inişli çıkışlı tepelerden oluşan ressamlara tema olabilecek bir arka planı vardı ancak zamanla köylüler manastırın içinden gelen çığlık ve inleme seslerini şikayet etmeye başladılar.
Avluda dolaşan zincirli insanların garip görüntüleri vardı ve sonra, bu insanlar yavaş yavaş kaybolmaya başladı kaybolanların izleri manastıra kadar uzanıyordu...
Mariam’ın rahibe olmadan önceki yaşamı hakkında uzun araştırmalarıma rağmen çok fazla bir bilgi elde edemedim. Atina'nın yaklaşık 50 km güneyinde büyümüş, bazı kaynaklar onun bir fabrikada, diğerleri ise ailesinin çiftliğinde çalıştığını iddia ediyor artık hangisi doğrudur bilemiyorum. Tarihi kaynaklar 1900’lü yıllarda Yunan Ortodoks Kilisesi’nde rahibe olduğu ve Matthew adında bir piskoposla yakınlaştığını göstermektedir.
Matthew o zamanlar 66 yaşındaydı ve yıllar geçtikçe Mariam, Piskopos Matthew’in sorumluluklarını daha da üstlenmeye başladı. 1950’de Matthew’un II. Dünya Savaşı sırasında sağlık durumunun kötüleşmesi ve ardından ölümünden sonra manastırı gayri resmi olarak yönetmeye başladı.
Onun çevresine gelen insanlar, huzur arıyordu içlerinde yalnız kalanlar, hasta olanlar, yaşadığı acıları unutmak isteyenler vardı. Kimisi elindeki son birikimini, kimisi ise bütün hayatını teslim edecek kadar güvenmişti. Onlar, karşılarında kendilerine yol gösterecek bir rehber gördüklerini sanıyorlardı oysa zaman ilerledikçe umut yerini korkuya, güven ise yerini çaresizliğe bıraktı.
En acı olanıda insanların yalnızca mallarını değil, umutlarını da kaybetmesiydi. Bir insan parasını yeniden kazanabilir kaybettiği eşyaların yerine yenisini koyabilir, ama kırılan güveni onarmak, sönen umudu yeniden yeşertmek yıllar alır. Bu yüzden bazı yaralar gözle görülmez; onlar insanın ruhunda sessizce yaşamaya devam ederler.
Her şey bir genç kadından gelen şikayetle başlamıştı bir ihbar üzerine emniyet güçleri manastırı incelemeye aldılar. Kadın, annesinin vasiyetinin değiştirildiğini ve her şeyi Mariam’a bırakacağını öğrenmişti. Kızına göre, böyle bir şey asla olmayacak bir durumdu.
4 Aralık 1950 gecesi, yaklaşık yüz polis memuru, Kıbrıs’ta bulunan Manastır’a yasadışı zeytinyağı ihracatı ve lastiklerin yasadışı ithalatı suçlamasıyla baskın düzenledi, karşılaştıkları sahneler polisleri şaşkına çevirmişti.
Manastırda yaşayan 37 çocuk ile bir düzüne yarı çıplak yaşlı kadınlar kilitli, hasta ve aç bir halde bulundular.
Anlatılanlar gerçekten insanın başını döndürecek kadar feci idi, başlangıçta iki yetişkin ve üç çocuk olmak üzere beş kişiden oluşan Baka ailesi, Soulakiotis tarafından manastıra katılmaya ikna edilmişti ve ilk başta gönüllü olarak mülklerini teslim etmişlerdi. Bayan Baka manastırın korkunç koşullarını fark ettiğinde, rahibelere çocuklarıyla birlikte ayrılmak istediğini bildirdi. Baka ailesinin sahip olduğu hatırı sayılır servetten ayrılmak istemeyen Soulakiotis, onu altı ay boyunca daha önce verem hastalığına maruz kalmış bir hücrede tek başına, çok az yiyecekle yaşamaya mahkum etti. Bayan Baka dışarı çıktığında komaya girmiş ve kısa süre sonra da ölmüş, kocası da aynı kaderi paylaşmıştı.
Son olarak, iki rahibe, Mariam’ın emirlerine itaatsizlik ve kötü davranışları nedeniyle dövülerek öldürülmüştü.
Dava süreci boyunca Mariam, masumiyetini iddia etti ve davayı "Şeytani Kurgular" olarak nitelendirdi ancak belgeler, 500'den fazla kişinin mülklerini devrettiğini ve daha sonra manastırda hayatlarını kaybettiğini gösteriyor
Soruşturmalar sırasında çok sayıda tanığın ifadesi alındı. Mal kayıtları incelendi. Bağışlar, miraslar ve ölümler arasında dikkat çeken ilişkiler araştırıldı.
Mahkemeye taşınan davalar, Yunanistan'ın en çok konuşulan olaylarından biri hâline geldi.
Finalde Mariam Soulakiotis bir çok cinayetin dışında sahteciliğe kadar farklı suçlarla hapis cezasına çarptırıldı ve cezasını çektiği Averoff Hapishanesi’nde öldü.
Bugün onun adı anıldığında, akıllara ihtişamdan çok hüzün gelir. Çünkü geride kalan şey, taş binalar ya da makamlar değildir. Geride kalan, güvenini kaybetmiş insanların sessiz dualarıdır. O dualar, belki de hiçbir zaman cevap bulamayacak sorularla gökyüzüne yükselmeye devam etmektedir.
İnsan bazen en büyük yarayı düşmanından değil, en çok güvendiği kişiden alır. Bu yüzden Mariam Soulakiotis'in hikâyesi yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değildir. O, insanlara körü körüne bağlılığın, sorgulamadan inanmanın ve otoriteyi mutlak doğru kabul etmenin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini hatırlatan bir yaşam öyküsüdür.
Gerçek inanç korkuyla değil, vicdanla yaşanır. Güven ise unvanlardan değil, davranışlardan doğar. Bir insan ne kadar güçlü görünürse görünsün, yaptığı her seçimin ardında bir gün tarih konuşur. Ve tarih, çoğu zaman en sessiz tanıkların gözyaşlarını asla unutmaz. İnanç, insanı ayakta tutabilir ama hiçbir insan, sorgulanmayacak kadar kutsal değildir.
Ve hiçbir otorite de , hesap vermeyecek kadar büyük olmamalıdır.
Bu günlükte bu kadar, başka bir yazım da buluşmak üzere hoşçakalın, ama hep hoş kalın.
ESRA SONGÜLER
HABER CADDESİ EDİTÖRÜ























Yorum Yazın