Deprem… Tek başına söylendiğinde bile insanın içinde bir ürperti bırakan bir kelime. Çünkü bu ülkede deprem yalnızca yerin sallanması değildir. Deprem; gecenin bir yarısı uykudan fırlamaktır, çocuğunun odasına koşmaktır, annene ve babana ulaşmaya çalışırken telefonların susmasıdır. Deprem, bir anda bütün hayatın altüst olmasıdır. Birkaç saniye içinde yıllarca biriktirdiğin eşyaların, anıların, fotoğrafların, evinin, sokağının ve hatta geleceğe dair kurduğun bütün planların yerle bir olabilmesidir. Ve belki de en acısı şudur: Türkiye’de depremi konuşmak için çoğu zaman bir deprem yaşanmasını bekliyoruz. Sonra günlerce konuşuyoruz. Televizyonlarda uzmanlar çıkıyor, haritalar gösteriliyor, fay hatları anlatılıyor, binaların dayanıklılığı tartışılıyor, toplanma alanlarından söz ediliyor. İnsanlar birbirlerine “Senin binan sağlam mı?” diye soruyor. Sosyal medyada deprem görüntüleri paylaşılıyor. Yardım kampanyaları düzenleniyor. Herkes çok üzülüyor, herkes çok korkuyor, herkes “Bir daha asla unutmayacağız” diyor. Sonra zaman geçiyor. Acının ilk sıcaklığı azalıyor. Gündelik hayat yeniden başlıyor. Ve biz yine unutuyoruz. Ta ki bir sonraki deprem kapımızı çalana kadar.
Ben deprem denildiğinde önce 17 Ağustos 1999’u hatırlıyorum. O geceyi hatırlıyorum. Türkiye’nin uykuda yakalandığı, insanların ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan hayatlarının değiştiği o büyük geceyi düşünüyorum. 17 Ağustos 1999 saat 03.02… Birçok insan için sıradan bir geceydi. Evlerinde uyuyan aileler, sabah işe gidecek insanlar, ertesi gün yapılacak işlerini düşünenler, çocuklarının üzerini örten anneler, belki sabah erkenden kalkacakları için alarmını kuran babalar vardı. Sonra yer sallandı. Ve yaklaşık 45 saniye boyunca Türkiye başka bir gerçekle yüzleşti.
O 45 saniye, bazı insanlar için bir ömre dönüştü. Kimileri evinden çıkmayı başardı. Kimileri çıkamadı. Kimileri ailesini kurtardı. Kimileri ailesinin bir bölümünü kaybetti. Kimileri sabaha sağ çıktı ama hayatının geri kalanını o gecenin görüntüleriyle yaşamaya devam etti. Kocaeli, Gölcük, Sakarya, Yalova, İstanbul ve çevresindeki kentlerde büyük bir yıkım yaşandı. Resmi kayıtlara göre 17.480 insan hayatını kaybetti, on binlerce insan yaralandı, binlerce ev ve iş yeri yıkıldı ya da ağır hasar gördü. Fakat hiçbir rakam, o insanların hayatını anlatmaya yetmez. Çünkü 17.480 yalnızca bir sayı değildir. Her birinin bir adı vardı. Bir annesi vardı, bir babası vardı, bir çocuğu vardı, bir eşi vardı, bir kardeşi vardı. Her birinin yarına dair bir planı, söylemek istediği bir sözü, görmek istediği bir insanı, yapmak istediği bir işi, belki de yıllar sonrasına bıraktığı bir hayali vardı. Deprem bütün bunları bir anda yarıda bıraktı.
1999 depremi benim için de yalnızca takvimlerde kalan bir tarih olmadı. O günden sonra deprem gerçeğinin hayatımda çok daha farklı bir yeri oldu. Ben de o büyük acının ardından arama-kurtarma çalışmalarının içinde yer almaya başladım. Aradan geçen yıllar boyunca bu konuda kendimi geliştirmek, eğitim almak ve ihtiyaç olduğunda insanların yanında olabilmek için çalıştım. Arama-kurtarma alanında ilk 20 kişilik ekip içerisinde akredite olanlardan biri olarak, o günden bu yana gerçekleştirilen eğitimlere katıldım. Deprem ve afetlere yönelik çalışmaların içinde bulunmaya, ekip arkadaşlarımla birlikte ihtiyaç duyulan bölgelere gitmeye devam ettim. Bugün de bu çalışmaların bir parçası olarak AFAD gönüllülerine verilen eğitimlerde yer alıyor, edindiğimiz bilgi ve deneyimleri başkalarına aktarmaya çalışıyoruz.
Bunu özellikle anlatıyorum. Çünkü deprem benim için yalnızca üzerine yazı yazdığım bir konu değil. Yıllardır içinde olduğum, eğitim aldığım, sahasını gördüğüm, insanların acısına yakından tanıklık ettiğim ve her seferinde bana aynı gerçeği yeniden hatırlatan bir mücadele alanı. Deprem bölgesine gittiğinizde televizyon ekranında gördüğünüz görüntülerle gerçeğin kendisi arasında çok büyük bir fark olduğunu anlıyorsunuz. Ekranda bir enkaz görüyorsunuz; sahada ise o enkazın bir zamanlar bir ailenin evi olduğunu biliyorsunuz. Ekranda yıkılmış bir bina görüyorsunuz; sahada o binanın içinde insanların yaşadığını, sofraların kurulduğunu, çocukların büyüdüğünü, insanların hayaller kurduğunu düşünüyorsunuz. O nedenle deprem alanında geçen her an, insana insan hayatının ne kadar kıymetli olduğunu yeniden öğretiyor.
Arama-kurtarma eğitimlerine katıldıkça şunu daha iyi anladım: Afet anında iyi niyet tek başına yeterli değil. Bilgi gerekiyor, disiplin gerekiyor, ekip çalışması gerekiyor, doğru müdahalenin ne olduğunu bilmek gerekiyor. Enkazın başına gidip yardım etmek istemek çok değerli bir insanlık duygusu. Ancak yanlış bir müdahale, hem kurtarılmayı bekleyen insan için hem de kurtarma ekibi için ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle yıllardır eğitimlerin içinde olmamızın, öğrendiklerimizi tekrar tekrar uygulamamızın ve kendimizi sürekli geliştirmemizin çok önemli olduğuna inanıyorum.
Çünkü afetler bize hazırlığın sonradan yapılamayacağını öğretiyor. Hazırlık, afet olmadan önce başlıyor.
1999 depreminden sonra Türkiye’nin hafızasında yeni bir dönem başladı. Deprem kelimesi artık yalnızca jeoloji kitaplarında ya da haber bültenlerinde duyulan bir kelime olmaktan çıktı. İnsanlar evlerinin duvarlarına, kolonlarına, binalarının temellerine başka bir gözle bakmaya başladı. Birçok insan ilk kez “Benim yaşadığım bina güvenli mi?” sorusunu sordu. Fakat yıllar geçtikçe bu sorunun yerini yeniden başka sorular aldı. Evin manzarası güzel mi, kaç odalı, mutfağı geniş mi, metroya yakın mı, kira ne kadar, satılırsa ne kadar eder? Oysa bir ev satın alırken veya kiralarken sorulması gereken en temel soru hâlâ aynıydı: “Bu bina depremde ayakta kalabilecek mi?”
Aradan yıllar geçti. Türkiye başka depremler yaşadı. Van’da, Elazığ’da, İzmir’de ve daha birçok bölgede insanların hayatları değişti. Her deprem bize aynı gerçeği tekrar tekrar hatırlattı. Biz aslında deprem gerçeğini hiçbir zaman unutmadık. Fakat çoğu zaman deprem korkusunu günlük hayatımızın önüne geçirmedik. Çünkü insan doğası gereği sürekli korkuyla yaşayamıyor. İnsan işe gitmek, çocuk büyütmek, ev kurmak, para kazanmak, geleceğini planlamak istiyor. Bir süre sonra deprem düşüncesini zihninin arka tarafına itiyor. Fakat deprem orada beklemiyor. Fay hatları bizim gündelik hayatımıza göre hareket etmiyor. Biz unutsak da yerin altında kendi hareketine devam ediyor.
Benim yıllardır arama-kurtarma çalışmalarının içinde olmam da bana tam olarak bunu öğretti. Bir afeti yalnızca olduktan sonra düşünmek mümkün değil. Çünkü afet olduğunda artık hazırlık yapacak zamanınız kalmıyor. O anda sahip olduğunuz bilgi, eğitim, ekipman ve refleksleriniz devreye giriyor. Bu nedenle eğitimler sadece bir sertifika almak için yapılmamalı. Bilgi tekrar edilmeli, uygulamalar yapılmalı, ekip çalışması güçlendirilmeli ve insanlar gerçek bir afet anında ne yapacağını bilmelidir.
Bugün AFAD gönüllülerine verilen eğitimlerde yer alırken de bunu çok açık şekilde görüyorum. İnsanların gönüllü olması çok kıymetli. Çünkü afetler karşısında yalnızca profesyonel ekiplerin değil, bilinçli ve eğitimli gönüllülerin de büyük bir dayanışma gücü oluşturduğuna inanıyorum. Fakat gönüllülüğün en önemli tarafı yalnızca yardım etmek istemek değil, nasıl yardım edileceğini öğrenmektir. İşte eğitimlerin değeri burada ortaya çıkıyor.
Ve sonra 6 Şubat 2023 geldi.
Saat 04.17…
İnsanların yine uykuda olduğu bir saat. Birçok insanın hayatında hiçbir zaman unutamayacağı bir gece. Kahramanmaraş merkezli depremler yalnızca bir bölgeyi değil, milyonlarca insanın hayatını etkiledi. 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki depremler çok geniş bir coğrafyada büyük bir yıkıma neden oldu. İnsanlar bir kez daha gece karanlığında enkazların arasında kaldı. Bir kez daha anneler çocuklarını aradı. Bir kez daha babalar ailelerine ulaşmaya çalıştı. Bir kez daha insanlar telefonlarına sarıldı. Bir kez daha “İyi misin?” sorusu hayatımızın en önemli cümlesi hâline geldi.
6 Şubat’ın görüntülerini unutmak kolay değil. Karanlıkta enkazların başında bekleyen insanlar, elleriyle beton parçalarını kaldırmaya çalışan vatandaşlar, kurtarma ekiplerinin zamana karşı mücadelesi, soğuk hava, kar, yağmur, çaresizlik ve umut… Bir enkazdan gelen küçücük bir sesin yüzlerce kişiyi bir anda harekete geçirmesi… Bir çocuğun kurtarılma ihtimali için saatlerce beklenmesi… Bir annenin çocuğunun çıkarılmasını beklerken gözlerini enkazdan ayıramaması… Bunların her biri hafızamıza kazındı.
Ben bu görüntülere yalnızca bir gazeteci gözüyle bakmadım. Yıllardır arama-kurtarma eğitimlerinin içinde olan, ekiplerle birlikte sahaya giden biri olarak o görüntülerin ne anlama geldiğini çok daha farklı hissettim. Bir enkaz alanında bulunmak, insanın zihninde deprem kavramını bambaşka bir yere koyuyor. Orada zamanın ne kadar değerli olduğunu, ekip çalışmasının ne kadar önemli olduğunu, doğru müdahalenin ne kadar hayati olduğunu çok daha net görüyorsunuz. Enkaz başında geçirilen her dakika, bir insanın hayatıyla yarışılan dakikalara dönüşüyor.
Bazen bir ses duyuluyor ve herkes bir anda sessizleşiyor. Bazen küçük bir hareket, büyük bir umuda dönüşüyor. Bazen saatlerce süren çalışmaların ardından bir insanın sağ olarak çıkarılması, bütün yorgunluğu bir anda unutturuyor. Bazen ise maalesef beklenen haber gelmiyor. İşte arama-kurtarma çalışmalarının en ağır taraflarından biri de bu. Bir yanda umut, diğer yanda tarifsiz bir acı. Bir yanda insanı hayata döndürmek için verilen mücadele, diğer yanda kaybedilen hayatların ağırlığı.
Bu nedenle benim için deprem konusunda konuşmak, yalnızca rakamları konuşmak değildir. Ben rakamların arkasındaki insanları düşünüyorum. Enkazın altında kalanları, enkaz başında bekleyenleri, kurtarmaya çalışanları, günlerce uyumadan mücadele edenleri, evini kaybedenleri, yakınlarını kaybedenleri ve deprem sonrasında hayatını yeniden kurmaya çalışanları düşünüyorum.
O günlerde Türkiye’nin dört bir yanında insanlar yardım etmek için seferber oldu. Hiç tanımadığı insanlara battaniye gönderdi, kıyafet topladı, yiyecek hazırladı, yardım tırlarına destek verdi. İnsanlar kendi evlerindeki ihtiyaçlarını paylaşarak depremzedelere ulaştırmaya çalıştı. Gönüllüler günlerce uykusuz kaldı. Sağlık çalışanları, arama kurtarma ekipleri, itfaiyeciler, askerler, polisler, belediye ekipleri ve sivil toplum kuruluşları büyük bir mücadele verdi. Türkiye’nin dayanışma gücünü bir kez daha gördük.
Ben de yıllardır içinde bulunduğum bu çalışmalar nedeniyle dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu yakından biliyorum. Bir ekipte herkesin birbirine güvenmesi, görevini bilmesi ve aynı amaç için hareket etmesi afet anında çok büyük önem taşıyor. Arama-kurtarma çalışmaları bize insanın tek başına ne kadar sınırlı, birlikte hareket ettiğinde ise ne kadar güçlü olabileceğini gösteriyor.
Fakat bütün bu dayanışmanın içinde hepimizin kendimize sorması gereken ağır bir soru vardı: Biz neden bu kadar büyük bir yıkım yaşadık?
Deprem doğal bir olay olabilir. Fakat bu büyüklükteki can kayıplarının tamamını yalnızca doğanın üzerine bırakmak bana doğru gelmiyor. Çünkü depremi engelleyemeyiz ama yapıların nasıl yapılacağını belirleyebiliriz. Fay hattını durduramayız ama insanların yaşadığı binaları güvenli hâle getirebiliriz. Yer kabuğunun hareketini kontrol edemeyiz ama şehir planlamasını, yapı denetimini, mühendislik uygulamalarını ve afet hazırlığını geliştirebiliriz.
Bu nedenle “Deprem kaderdir” cümlesinin arkasına saklanmak yerine, deprem karşısındaki hazırlığımızı sorgulamalıyız. Kaderi tartışmak yerine sorumluluğu konuşmalıyız. Çünkü bir binanın kötü malzemeyle yapılması kader değildir. Bir binanın denetlenmemesi kader değildir. Projeye aykırı kat çıkılması kader değildir. Yapının taşıyıcı sisteminin değiştirilmesi kader değildir. Bilim insanlarının uyarılarının dikkate alınmaması kader değildir. Bunlar insan eliyle yapılan tercihlerdir ve yanlış tercihlerin bedelini masum insanlar ödememelidir.
Ben deprem konusunda en çok bu noktada hassasiyet gösteriyorum. Çünkü bir ev yalnızca dört duvardan oluşmaz. İnsanların güven duygusudur ev. Çocukların büyüdüğü yerdir. Annelerin yemek yaptığı, babaların akşam işten geldiğinde kapısını açtığı, ailelerin bayramlarda bir araya geldiği yerdir. Bir evin yıkılması yalnızca bir mülkün kaybı değildir. Bir hayatın bütün düzeninin yıkılmasıdır.
Bu yüzden bir evin fiyatını konuşurken metrekaresini konuştuğumuz kadar güvenliğini de konuşmalıyız. Bir binanın kaç yıllık olduğunu sormalıyız. Depreme dayanıklılık konusunda gerekli incelemelerin yapılıp yapılmadığını araştırmalıyız. Binanın taşıyıcı sisteminde herhangi bir değişiklik olup olmadığını öğrenmeliyiz. Çünkü deprem geldiğinde bize binanın dekorasyonu değil, taşıyıcı sistemi cevap verecek.
Bazen dışarıdan bakınca bir bina çok güzel görünebilir. Yeni boyanmış olabilir. Girişinde gösterişli bir kapı olabilir. İçinde pahalı mermerler olabilir. Daireleri lüks olabilir. Fakat bütün bunlar binanın deprem güvenliği hakkında tek başına hiçbir şey söylemez. Deprem geldiğinde önemli olan binanın görünüşü değil, mühendislik kurallarına uygunluğudur.
Bu nedenle toplum olarak deprem konusunda bilinçlenmemiz gerekiyor. İnsanlar yalnızca deprem çantası hazırlamakla kendini güvende hissetmemeli. Elbette deprem çantası önemlidir. Su, temel ihtiyaç malzemeleri, ilk yardım ekipmanı, el feneri, düdük, pil, gerekli ilaçlar ve önemli belgelerin kopyaları gibi malzemelerin hazır bulunması hayat kurtarıcı olabilir. Ancak deprem hazırlığı bundan çok daha büyük bir kavramdır.
Asıl hazırlık deprem olmadan önce yapılır.
Yaşadığımız binayı tanımakla başlar. Ailemizle konuşmakla devam eder. Çocuklarımıza deprem anında ne yapacaklarını öğretmekle güçlenir. Evdeki ağır eşyaları sabitlemek, dolapların devrilmesini önlemek, yatağın üzerine ağır eşya koymamak gibi basit görünen önlemler bile önemlidir. Aile bireylerinin birbirine ulaşamadığı bir durumda nerede buluşacağını önceden belirlemek de önemlidir. Çünkü afet anında telefon hatları yoğun olabilir ve herkes aynı anda birbirine ulaşamayabilir.
Arama-kurtarma eğitimlerinde öğrendiğimiz en önemli gerçeklerden biri de hazırlığın ayrıntılarda gizli olduğudur. Bir ekipmanınızın nerede olduğunu bilmek, hangi durumda nasıl kullanılacağını bilmek, ekip arkadaşınızın görevini bilmek ve panik anında doğru karar verebilmek eğitimle gelişen şeylerdir. Bu nedenle afet eğitimlerini bir kez yapıp bırakmamak gerekir. Sürekli öğrenmek, tekrar etmek ve uygulamak gerekir.
Deprem anında ne yapacağını bilmek de en az deprem çantası kadar önemlidir. Panik insanın doğru karar vermesini zorlaştırabilir. Bu nedenle deprem tatbikatları yalnızca okullarda yapılan formal bir uygulama olarak görülmemeli, ailelerin günlük hayatının bir parçası hâline gelmelidir. Çocuklar deprem olduğunda nereye saklanacağını, kendisini nasıl koruyacağını ve sonrasında ne yapacağını bilmeli. Çünkü korkuyu tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir ama bilinmezliği azaltmak mümkündür.
Çocuklar konusunda özellikle hassas olmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü deprem yalnızca çocukların fiziksel güvenliğini değil, ruhsal dünyalarını da etkiliyor. Bir çocuğun gece uykusunda yakalandığı büyük bir deprem, onun zihninde yıllarca kalabilir. Bir evin yıkılışını görmek, ailesinden birini kaybetmek, uzun süre çadırda veya geçici barınma alanında yaşamak, okulundan ve arkadaşlarından uzak kalmak çocukların dünyasında büyük yaralar açabilir.
Bu nedenle deprem sonrası yeniden yapılanmayı yalnızca bina yapmak olarak görmemeliyiz. Bir şehir yeniden inşa edilirken çocukların okullarını, sosyal alanlarını, oyun alanlarını, psikolojik destek ihtiyaçlarını ve ailelerin ekonomik durumlarını da düşünmek zorundayız. Çünkü bir şehir yalnızca binalardan oluşmaz. Şehir, içinde yaşayan insanlarla şehirdir.
Depremden sonra hepimiz “Şehirleri yeniden kuracağız” diyoruz. Evet, şehirleri yeniden kurmalıyız. Ama eskisinin aynısını yeniden yapmak yerine, daha güvenli, daha planlı ve daha dirençli şehirler kurmalıyız. Eğer aynı hataları tekrar edersek, gelecekte aynı acıları yeniden yaşama riskimiz olur.
İstanbul konusu ise benim için ayrıca önemli. Çünkü İstanbul yalnızca büyük bir şehir değil, milyonlarca insanın yaşadığı, ekonomik ve sosyal hayatın merkezlerinden biri. İstanbul’un deprem gerçeğini konuştuğumuzda mesele yalnızca İstanbul’da yaşayanların meselesi olmaktan çıkıyor. İstanbul’da yaşanabilecek büyük bir deprem Türkiye’nin tamamını etkileyebilir. Ekonomiden ulaşıma, sağlık sisteminden iletişime kadar birçok alan bundan etkilenebilir.
Bu nedenle İstanbul’da deprem hazırlığı konusunda zaman kaybetmemeliyiz. İnsanların yaşadığı binaların güvenliği konusunda bilinçlenmesi, riskli yapıların tespit edilmesi, gerekli dönüşümlerin bilimsel ve sosyal açıdan doğru şekilde yapılması, toplanma alanlarının korunması ve afet sonrası ulaşımın planlanması büyük önem taşıyor.
Bir şehrin deprem hazırlığı yalnızca bina yenilemek değildir. Hastanelerin ayakta kalması gerekir. İtfaiyenin ulaşım yollarının açık olması gerekir. Ambulansların geçebileceği güzergâhların korunması gerekir. Haberleşme sistemlerinin dayanıklı olması gerekir. Su, elektrik ve doğalgaz altyapılarının afet sonrasında mümkün olduğunca hızlı şekilde çalışabilir durumda olması gerekir. Çünkü büyük bir depremde yalnızca binalar değil, bütün şehir sistemi sınanır.
Ben deprem konusunda bir başka gerçeğin de altını çizmek istiyorum: Afet anında toplumun dayanışması çok değerlidir ama dayanışmanın yerini kurumsal hazırlık alamaz. İnsanların iyi niyeti çok önemlidir fakat afet yönetiminin planlı, bilimsel ve profesyonel olması gerekir. Vatandaşın yardım etmek için enkaza koşması güzel bir insanlık örneğidir ama esas hedef insanların enkaza hiç ihtiyaç duymayacağı bir yapı sistemi kurmaktır.
Yıllardır arama-kurtarma çalışmalarının içinde bulunmam bana bu gerçeği çok net öğretti. Enkazda insan aramak çok kutsal ve çok önemli bir görevdir; ancak asıl hedefimiz insanların enkaz altında kalmamasını sağlamaktır. Bir kurtarma ekibinin başarısı elbette bir hayatı kurtardığında ölçülür. Fakat toplum olarak daha büyük başarı, o insanın hiç enkazın altında kalmayacağı güvenli yapıları önceden oluşturabilmektir.
Yani başarı, enkazdan daha fazla insan çıkarmak değil, enkazların oluşmasını önlemektir.
Bence deprem konusunda zihniyetimizi değiştirmemiz gereken en önemli noktalardan biri de budur.
Biz çoğu zaman afet olduktan sonra ne kadar iyi müdahale ettiğimizi konuşuyoruz. Oysa asıl başarı, afet olmadan önce alınan önlemlerdedir. Bir binanın deprem sırasında yıkılmaması, en büyük kurtarma operasyonundan bile daha değerlidir. Çünkü yıkılmayan bir bina, kurtarılması gereken onlarca insanın hayatını zaten korumuştur.
1999’dan bugüne baktığımda bu nedenle yalnızca kaybettiklerimizi değil, öğrendiklerimizi de düşünüyorum. 17 Ağustos bize çok ağır bir ders verdi. 6 Şubat 2023 ise bu dersin hâlâ tamamıyla alınmadığını düşündüren başka bir büyük acı olarak hafızamıza kazındı.
Şimdi önümüzde çok önemli bir soru var: Bundan sonra ne yapacağız?
Bir sonraki depremi mi bekleyeceğiz?
Yoksa bugünden mi hazırlanacağız?
Ben ikinci seçeneğin artık tercih değil, zorunluluk olduğuna inanıyorum.
Çünkü deprem bizi beklemeyecek.
Bizim ekonomik durumumuza bakmayacak.
Yaşımıza bakmayacak.
Mesleğimize bakmayacak.
Zengin veya fakir olduğumuzu umursamayacak.
Ünlü veya sıradan olduğumuzu önemsemeyecek.
Hepimizi aynı anda yakalayabilecek.
İşte bu yüzden deprem karşısında toplumun her kesimi aynı sorumluluğu taşıyor.
Deprem zengin ile fakiri ayırmıyor ama depreme karşı alınan önlemlerin toplumun her kesimine eşit ulaşması gerekiyor. İnsanların gelir düzeyi düşük diye güvensiz yapılarda yaşamaya mahkûm edilmesi kabul edilemez. Güvenli bir evde yaşamak yalnızca maddi gücü olanların hakkı olmamalıdır.
Bir başka önemli konu da yaşlılarımız. Deprem anında hareket kabiliyeti daha sınırlı olan yaşlıların güvenliği için ailelerin önceden plan yapması gerekiyor. Aynı şekilde engelli bireylerin, çocukların ve tek başına yaşayan insanların ihtiyaçları da afet planlarının içinde yer almalı. Herkesin aynı şartlarda hareket edemeyeceğini bilmek zorundayız.
Deprem konusunda komşuluk ilişkilerinin bile ne kadar önemli olduğunu 6 Şubat sonrasında gördük. Bir apartmanda insanların birbirini tanıması, kimin yaşlı olduğunu, kimin yalnız yaşadığını, kimin yardıma ihtiyaç duyabileceğini bilmesi bile afet anında çok önemli olabilir. Modern şehir hayatında aynı binada yaşayıp birbirimizi tanımıyoruz. Aynı asansöre biniyor, aynı merdivenlerden geçiyor, aynı kapıların önünden geçiyoruz ama çoğu zaman komşumuzun adını bile bilmiyoruz.
Oysa deprem gibi büyük afetlerde toplumun en küçük birimi olan mahalle ve apartman dayanışması bile hayat kurtarabilir.
Bu nedenle deprem bize yalnızca binalarımızı değil, birbirimizle olan ilişkilerimizi de yeniden düşünmemiz gerektiğini söylüyor.
Ben deprem sonrasında gördüğümüz dayanışmanın kalıcı olmasını istiyorum. İnsanların yalnızca afet olduğunda birbirine sarılmasını değil, normal zamanda da birbirine sahip çıkmasını istiyorum. Çünkü afetler geldiğinde güçlü olabilmek için normal zamanda güçlü bir toplum oluşturmak gerekiyor.
Bir başka mesele de deprem haberlerinin nasıl verildiği. Medyanın burada büyük bir sorumluluğu var. İnsanların acısını reyting malzemesi hâline getirmeden, yanlış bilgi yaymadan, korkuyu büyütmeden ama tehlikeyi de küçümsemeden haber yapmak gerekiyor. Deprem konusunda bilim insanlarının görüşlerini halka doğru şekilde aktarmak, söylentiler yerine doğrulanmış bilgileri paylaşmak, insanların paniğe kapılmasına neden olacak yanlış bilgilerden kaçınmak çok önemli.
Gazetecilik yalnızca olanı göstermek değildir. Bazen toplumun görmek istemediği gerçeği de göstermek gerekir.
Ben bir gazeteci ve yazar olarak depremi yalnızca yıldönümlerinde hatırlatmak istemiyorum. Çünkü deprem 17 Ağustos’ta başlayıp 18 Ağustos’ta biten bir mesele değildir. 6 Şubat’ta başlayıp birkaç gün sonra sona eren bir konu da değildir. Deprem, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili sürekli konuşmamız gereken bir gerçektir.
Üstelik benim için bu konu yalnızca gazetecilik açısından da önemli değil. Yıllardır arama-kurtarma eğitimlerinin içinde olmak, ekiplerle sahaya gitmek, farklı afetlerde insanların yaşadığı zorlukları yakından görmek ve bugün AFAD gönüllülerinin eğitimlerinde yer almak bana bir şeyi çok net gösterdi: İnsan hayatını korumak için yalnızca afet günü değil, afet olmayan günlerde de çalışmak gerekiyor.
Çünkü afet günü geldiğinde artık ne kadar hazırlıklı olduğumuz ortaya çıkıyor.
Ben bu çalışmaların içinde yer almayı yalnızca bir görev olarak görmüyorum. Aynı zamanda topluma karşı bir sorumluluk olarak görüyorum. Öğrendiğimizi paylaşmak, yeni gönüllülerin bilinçlenmesine katkı sunmak, insanlara doğru müdahalenin önemini anlatmak ve mümkün olduğunca daha fazla insanın afet bilincine sahip olmasını sağlamak gerektiğine inanıyorum.
Çünkü bir kişinin öğrendiği doğru bilgi, başka bir insanın hayatını kurtarabilir.
Bir ailenin yaptığı doğru hazırlık, bir çocuğun hayatını koruyabilir.
Bir binanın zamanında kontrol edilmesi, gelecekte yaşanabilecek büyük bir kaybın önüne geçebilir.
İşte bu yüzden eğitimleri çok önemsiyorum.
Deprem konusunda susmak istemiyorum.
Çünkü bazı konular unutulduğunda yeniden karşımıza çıkar.
Deprem de bunlardan biridir.
Bugün yeni bir bina gördüğümüzde yalnızca ne kadar güzel olduğuna değil, nasıl yapıldığına bakmalıyız. Bir ev kiralarken yalnızca kirasını değil, güvenliğini sormalıyız. Bir ev satın alırken yalnızca yatırım değerini değil, deprem riskini düşünmeliyiz. Bir şehir planlanırken yalnızca yeni yolları ve binaları değil, afet anında insanların nasıl kurtarılacağını düşünmeliyiz.
Çünkü şehir planlaması yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre yapılmaz. Gelecekte yaşanabilecek afetler de hesaba katılır.
Ve burada bilimin önemi ortaya çıkıyor.
Deprem konusunda herkesin bir fikri olabilir ama herkesin fikri bilimsel bilgi değildir. Sosyal medyada bir harita paylaşmak, bir uzman olduğunu iddia etmek veya birkaç cümleyle büyük korkular yaratmak doğru değildir. Deprem gibi hayati bir konuda bilim insanlarının çalışmalarına, resmi kurumların verilerine ve mühendislik değerlendirmelerine güvenmek gerekir.
Çünkü yanlış bilgi de afet kadar tehlikeli olabilir.
Bir insan “Benim binam kesinlikle güvenli” diye hiçbir bilimsel inceleme olmadan düşünürse yanlış bir güven duygusuna kapılabilir. Başka biri “Bu şehir kesinlikle yıkılacak” gibi doğrulanmamış bir iddiayla panik yaşayabilir. Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey korku değil, doğru bilgidir.
Türkiye’nin deprem gerçeği artık ertelenebilecek bir mesele değildir.
Çünkü biz bu ülkenin insanları olarak 17 Ağustos’u yaşadık.
Van’ı yaşadık.
Elazığ’ı yaşadık.
İzmir’i yaşadık.
6 Şubat’ı yaşadık.
Her seferinde aynı acıyı gördük.
Her seferinde aynı görüntülerle karşılaştık.
Her seferinde “Bir daha böyle olmamalı” dedik.
Şimdi bu cümlenin gerçekten bir anlamı olup olmadığını gösterme zamanı.
Bir daha böyle olmaması için ne yaptık?
Kaç binanın güvenliğini kontrol ettirdik?
Kaç aile deprem planı yaptı?
Kaç çocuk deprem eğitimi aldı?
Kaç mahalle afet planını biliyor?
Kaç insan yaşadığı binanın gerçek durumunu biliyor?
Kaçımız toplanma alanımızı biliyoruz?
Bunların cevaplarını bilmek zorundayız.
Çünkü deprem olduğunda hiçbirimiz geçmişte ne kadar güzel konuştuğumuzla değil, ne kadar hazırlıklı olduğumuzla sınanacağız.
Belki de yıllardır yaptığımız en büyük hata, depremi bir “olursa” meselesi olarak görmemiz.
“Olursa bakarız.”
“Bir şey olmaz.”
“Bizim bina sağlamdır.”
“Daha önce bir şey olmadı.”
“Allah korur.”
Bu cümleler insanı rahatlatabilir ama bilimsel bir güvenlik sağlamaz.
Deprem hazırlığı temenniyle değil, bilgiyle yapılır.
Ben artık “İnşallah deprem olmaz” demek yerine “Deprem olursa ne yapacağız?” diye konuşmak istiyorum.
Çünkü bu iki cümle arasındaki fark çok büyük.
Birincisi beklentidir.
İkincisi hazırlıktır.
Ve bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey hazırlıktır.
17 Ağustos 1999’da hayatını kaybedenleri düşündüğümde, onların bugün burada olmasını isterdim. Aradan geçen yıllar boyunca büyüyen çocuklarını görmelerini, aileleriyle birlikte yaşlanmalarını, hayatlarına devam etmelerini isterdim. 6 Şubat 2023’te kaybettiğimiz insanlar için de aynı şeyi düşünüyorum. Onların da yarınları vardı. Onların da sevdikleri vardı. Onların da yapmak istedikleri şeyler vardı.
Bir insanın hayatını bir istatistiğe dönüştürmek çok kolaydır. “Şu kadar kişi hayatını kaybetti” deriz ve geçeriz. Fakat o rakamların arkasındaki hayatları düşündüğümüzde deprem gerçeğinin ne kadar ağır olduğunu daha iyi anlarız.
Bu nedenle depremi konuşurken insanı merkeze koymalıyız.
Bina yapılırken insanı düşünmeliyiz.
Şehir planlanırken insanı düşünmeliyiz.
Denetim yapılırken insanı düşünmeliyiz.
Kentsel dönüşüm yapılırken insanı düşünmeliyiz.
Ekonomik kararlar alınırken insanı düşünmeliyiz.
Çünkü bütün sistemlerin amacı insan hayatını korumak olmalıdır.
Benim depremle ilgili en büyük dileğim, çocuklarımızın bizim yaşadığımız korkuları yaşamaması.
Onların deprem kelimesini duyduğunda yalnızca enkaz görüntülerini hatırlamaması.
Deprem konusunda bilinçli, hazırlıklı ve güvenli bir toplumda büyümesi.
Bir çocuğun gece yatağında yatarken “Acaba bina yıkılır mı?” diye korkmaması.
Bir annenin çocuğunu uyuturken “Bu ev güvenli mi?” diye düşünmemesi.
Bir babanın işe giderken ailesini evde bırakmaktan korkmaması.
İşte gerçek hedefimiz bu olmalı.
Güvenli şehirler.
Güvenli binalar.
Bilinçli toplum.
Hazırlıklı aileler.
Ve bilime dayanan bir afet yönetimi.
Çünkü biz artık kaybetmek istemiyoruz.
Daha fazla anne evladının ardından ağlamasın.
Daha fazla çocuk anne ve babasını enkazda kaybetmesin.
Daha fazla insan yıllarca “Keşke” kelimesinin ağırlığıyla yaşamasın.
Bunun için bugün harekete geçmeliyiz.
Deprem geldiğinde değil.
Deprem olmadan önce.
Çünkü depremden sonra yapılacak en büyük şey enkazı kaldırmaktır. Depremden önce yapılacak en büyük şey ise enkazın oluşmasını engellemektir.
Ben bu yazıyı yalnızca korkutmak için yazmıyorum.
Tam tersine, korkunun yerini bilinç alsın diye yazıyorum.
Çünkü korkmak doğal.
Ama korkunun içinde yaşamaya devam etmek zorunda değiliz.
Hazırlanabiliriz.
Öğrenebiliriz.
Sorgulayabiliriz.
Binalarımızı kontrol ettirebiliriz.
Ailelerimizle konuşabiliriz.
Çocuklarımızı bilinçlendirebiliriz.
Mahallemizi tanıyabiliriz.
Toplanma alanımızı öğrenebiliriz.
Ve en önemlisi, güvenli şehirler için sesimizi yükseltebiliriz.
Ben de yıllardır yaptığım eğitimler, katıldığım arama-kurtarma çalışmaları ve afet bölgelerinde ekiplerle birlikte geçirdiğim zamanlar nedeniyle şuna bütün kalbimle inanıyorum: Deprem konusunda en büyük gücümüz yalnızca ekipmanlarımız değil, bilgimizdir. En büyük hazırlığımız yalnızca çantamız değil, eğitimimizdir. En büyük dayanışmamız yalnızca afet günü birbirimize koşmamız değil, afet olmadan önce birbirimizi hazırlamamızdır.
Çünkü deprem olduğunda herkes kurtarıcı olamaz. Ama herkes bilinçli olabilir.
Herkes profesyonel arama-kurtarma görevlisi olamaz. Ama herkes ne yapacağını öğrenebilir.
Herkes enkaza giremez. Ama herkes enkaza ihtiyaç duyulmayacak güvenli bir yaşam için sorumluluk alabilir.
İşte benim yıllardır bu çalışmaların içinde olmamın bana öğrettiği en önemli şeylerden biri de budur.
Çünkü insan hayatı, deprem olduktan sonra hatırlanacak kadar değersiz değildir.
Deprem olmadan önce korunacak kadar değerlidir.
Bu nedenle eğitimlerin devam etmesi, gönüllülerin bilinçlendirilmesi ve toplumun afetlere hazırlıklı hâle gelmesi gerektiğine inanıyorum. Bugün AFAD gönüllülerine verilen eğitimlerde yer alırken, aslında yalnızca bilgi aktarmadığımızı; gelecekte yaşanabilecek bir afette daha bilinçli, daha hazırlıklı ve daha doğru hareket edecek insanların yetişmesine katkı sunduğumuzu düşünüyorum.
Bu benim için çok kıymetli.
Çünkü bir gün bir deprem olduğunda, yıllar önce verdiğiniz bir eğitimin, öğrettiğiniz bir bilginin, yaptığınız bir tatbikatın bir insanın hayatında karşılık bulabileceğini bilmek çok büyük bir sorumluluk olduğu kadar büyük bir anlam da taşıyor.
Deprem konusunda komşuluk ilişkilerinin bile ne kadar önemli olduğunu 6 Şubat sonrasında gördük. Bir apartmanda insanların birbirini tanıması, kimin yaşlı olduğunu, kimin yalnız yaşadığını, kimin yardıma ihtiyaç duyabileceğini bilmesi bile afet anında çok önemli olabilir. Modern şehir hayatında aynı binada yaşayıp birbirimizi tanımıyoruz. Aynı asansöre biniyor, aynı merdivenlerden geçiyor, aynı kapıların önünden geçiyoruz ama çoğu zaman komşumuzun adını bile bilmiyoruz.
Oysa deprem gibi büyük afetlerde toplumun en küçük birimi olan mahalle ve apartman dayanışması bile hayat kurtarabilir.
Bu nedenle deprem bize yalnızca binalarımızı değil, birbirimizle olan ilişkilerimizi de yeniden düşünmemiz gerektiğini söylüyor.
Ben deprem sonrasında gördüğümüz dayanışmanın kalıcı olmasını istiyorum. İnsanların yalnızca afet olduğunda birbirine sarılmasını değil, normal zamanda da birbirine sahip çıkmasını istiyorum. Çünkü afetler geldiğinde güçlü olabilmek için normal zamanda güçlü bir toplum oluşturmak gerekiyor.
Bir başka mesele de deprem haberlerinin nasıl verildiği. Medyanın burada büyük bir sorumluluğu var. İnsanların acısını reyting malzemesi hâline getirmeden, yanlış bilgi yaymadan, korkuyu büyütmeden ama tehlikeyi de küçümsemeden haber yapmak gerekiyor. Deprem konusunda bilim insanlarının görüşlerini halka doğru şekilde aktarmak, söylentiler yerine doğrulanmış bilgileri paylaşmak, insanların paniğe kapılmasına neden olacak yanlış bilgilerden kaçınmak çok önemli.
Gazetecilik yalnızca olanı göstermek değildir. Bazen toplumun görmek istemediği gerçeği de göstermek gerekir.
Ben bir gazeteci ve yazar olarak depremi yalnızca yıldönümlerinde hatırlatmak istemiyorum. Çünkü deprem 17 Ağustos’ta başlayıp 18 Ağustos’ta biten bir mesele değildir. 6 Şubat’ta başlayıp birkaç gün sonra sona eren bir konu da değildir. Deprem, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili sürekli konuşmamız gereken bir gerçektir.
Benim için bu gerçek, yıllardır süren bir yaşam deneyimine dönüştü. 1999’dan bu yana arama-kurtarma alanında eğitimlere katılmak, ekiplerle birlikte sahaya gitmek, afet bölgelerinde görev almak ve bugün gönüllülere eğitim verilmesine katkı sunmak bana deprem konusunda yazarken yalnızca duyduklarımı değil, gördüklerimi ve öğrendiklerimi de anlatma sorumluluğu veriyor.
Bu nedenle bu yazının bir yerinde kendi hikâyemi anlatmayı gerekli gördüm. Çünkü bazen bir konuyu anlatmanın en doğru yolu, o konunun hayatınızda bıraktığı izi paylaşmaktır.
Ben depremi sadece uzaktan izlemedim.
Deprem alanlarına gittim.
Arama-kurtarma eğitimlerinin içinde oldum.
Ekiplerle birlikte çalıştım.
Yıllar boyunca öğrendiklerimi geliştirdim.
Ve bugün hâlâ bu mücadelenin içindeyim.
Bu nedenle deprem konusunda söylediğim her cümlenin arkasında yılların deneyimi, eğitimi, sahası ve tanıklığı var.
Ama bütün bunlara rağmen kendimi hiçbir zaman “Artık hazırım” diyerek tamamlanmış görmüyorum. Çünkü afet eğitiminin sonu yok. Her yeni eğitim yeni bir bilgi öğretiyor. Her saha deneyimi başka bir şey gösteriyor. Her deprem bize eksiklerimizi yeniden düşündürüyor.
İşte bu yüzden toplumun da aynı anlayışla hareket etmesi gerekiyor.
“Ben biliyorum” demek yerine “Daha ne öğrenebilirim?” demeliyiz.
“Bana bir şey olmaz” demek yerine “Kendimi ve ailemi nasıl daha güvenli hâle getirebilirim?” diye sormalıyız.
Çünkü deprem karşısında en büyük yanılgımız, hazırlığı tamamladığımızı düşünmek olabilir.
Hazırlık sürekli devam eden bir süreçtir.
Türkiye’nin deprem gerçeği artık ertelenebilecek bir mesele değildir.
Çünkü biz bu ülkenin insanları olarak 17 Ağustos’u yaşadık.
Van’ı yaşadık.
Elazığ’ı yaşadık.
İzmir’i yaşadık.
6 Şubat’ı yaşadık.
Her seferinde aynı acıyı gördük.
Her seferinde aynı görüntülerle karşılaştık.
Her seferinde “Bir daha böyle olmamalı” dedik.
Şimdi bu cümlenin gerçekten bir anlamı olup olmadığını gösterme zamanı.
Bir daha böyle olmaması için ne yaptık?
Kaç binanın güvenliğini kontrol ettirdik?
Kaç aile deprem planı yaptı?
Kaç çocuk deprem eğitimi aldı?
Kaç mahalle afet planını biliyor?
Kaç insan yaşadığı binanın gerçek durumunu biliyor?
Kaçımız toplanma alanımızı biliyoruz?
Bunların cevaplarını bilmek zorundayız.
Çünkü deprem olduğunda hiçbirimiz geçmişte ne kadar güzel konuştuğumuzla değil, ne kadar hazırlıklı olduğumuzla sınanacağız.
Belki de yıllardır yaptığımız en büyük hata, depremi bir “olursa” meselesi olarak görmemiz.
“Olursa bakarız.”
“Bir şey olmaz.”
“Bizim bina sağlamdır.”
“Daha önce bir şey olmadı.”
“Allah korur.”
Bu cümleler insanı rahatlatabilir ama bilimsel bir güvenlik sağlamaz.
Deprem hazırlığı temenniyle değil, bilgiyle yapılır.
Ben artık “İnşallah deprem olmaz” demek yerine “Deprem olursa ne yapacağız?” diye konuşmak istiyorum.
Çünkü bu iki cümle arasındaki fark çok büyük.
Birincisi beklentidir.
İkincisi hazırlıktır.
Ve bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey hazırlıktır.
17 Ağustos 1999’da hayatını kaybedenleri düşündüğümde, onların bugün burada olmasını isterdim. Aradan geçen yıllar boyunca büyüyen çocuklarını görmelerini, aileleriyle birlikte yaşlanmalarını, hayatlarına devam etmelerini isterdim. 6 Şubat 2023’te kaybettiğimiz insanlar için de aynı şeyi düşünüyorum. Onların da yarınları vardı. Onların da sevdikleri vardı. Onların da yapmak istedikleri şeyler vardı.
Bir insanın hayatını bir istatistiğe dönüştürmek çok kolaydır. “Şu kadar kişi hayatını kaybetti” deriz ve geçeriz. Fakat o rakamların arkasındaki hayatları düşündüğümüzde deprem gerçeğinin ne kadar ağır olduğunu daha iyi anlarız.
Bu nedenle depremi konuşurken insanı merkeze koymalıyız.
Bina yapılırken insanı düşünmeliyiz.
Şehir planlanırken insanı düşünmeliyiz.
Denetim yapılırken insanı düşünmeliyiz.
Kentsel dönüşüm yapılırken insanı düşünmeliyiz.
Ekonomik kararlar alınırken insanı düşünmeliyiz.
Çünkü bütün sistemlerin amacı insan hayatını korumak olmalıdır.
Benim depremle ilgili en büyük dileğim, çocuklarımızın bizim yaşadığımız korkuları yaşamaması.
Onların deprem kelimesini duyduğunda yalnızca enkaz görüntülerini hatırlamaması.
Deprem konusunda bilinçli, hazırlıklı ve güvenli bir toplumda büyümesi.
Bir çocuğun gece yatağında yatarken “Acaba bina yıkılır mı?” diye korkmaması.
Bir annenin çocuğunu uyuturken “Bu ev güvenli mi?” diye düşünmemesi.
Bir babanın işe giderken ailesini evde bırakmaktan korkmaması.
İşte gerçek hedefimiz bu olmalı.
Güvenli şehirler.
Güvenli binalar.
Bilinçli toplum.
Hazırlıklı aileler.
Ve bilime dayanan bir afet yönetimi.
Çünkü biz artık kaybetmek istemiyoruz.
Daha fazla anne evladının ardından ağlamasın.
Daha fazla çocuk anne ve babasını enkazda kaybetmesin.
Daha fazla insan yıllarca “Keşke” kelimesinin ağırlığıyla yaşamasın.
Bunun için bugün harekete geçmeliyiz.
Deprem geldiğinde değil.
Deprem olmadan önce.
Çünkü depremden sonra yapılacak en büyük şey enkazı kaldırmaktır. Depremden önce yapılacak en büyük şey ise enkazın oluşmasını engellemektir.
Ben bu yazıyı yalnızca korkutmak için yazmıyorum.
Tam tersine, korkunun yerini bilinç alsın diye yazıyorum.
Çünkü korkmak doğal.
Ama korkunun içinde yaşamaya devam etmek zorunda değiliz.
Hazırlanabiliriz.
Öğrenebiliriz.
Sorgulayabiliriz.
Binalarımızı kontrol ettirebiliriz.
Ailelerimizle konuşabiliriz.
Çocuklarımızı bilinçlendirebiliriz.
Mahallemizi tanıyabiliriz.
Toplanma alanımızı öğrenebiliriz.
Ve en önemlisi, güvenli şehirler için sesimizi yükseltebiliriz.
Çünkü deprem karşısında sessiz kalmak, tehlikeyi ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, tehlikeyi büyütebiliyor.
Benim yıllardır arama-kurtarma çalışmalarının içinde olmam, eğitimlere katılmam, ekiplerle deprem alanlarına gitmem ve bugün AFAD gönüllülerine eğitim verilmesine katkı sunmamın temelinde de aynı düşünce var: İnsanların acısını yalnızca deprem olduktan sonra paylaşmak değil, o acının azaltılması için deprem olmadan önce çalışmak.
Belki bir gün verdiğimiz bir eğitimde öğrettiğimiz küçük bir bilgi, bir insanın hayatını kurtaracak. Belki bir gönüllünün doğru müdahalesi bir aileye umut olacak. Belki bir ailenin önceden yaptığı hazırlık, deprem anında çocuklarının güvenliğini sağlayacak. Bütün bu ihtimaller bile eğitimin, gönüllülüğün ve hazırlığın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle ben deprem konusunda umutsuz olmak istemiyorum.
Tam tersine, bu kadar acının ardından daha bilinçli bir toplum oluşturabileceğimize inanıyorum.
Yeter ki unutmayalım.
Yeter ki “Bir şey olmaz” demeyelim.
Yeter ki bilimin söylediklerini dinleyelim.
Yeter ki binalarımızı sorgulayalım.
Yeter ki eğitimleri ciddiye alalım.
Yeter ki çocuklarımızı bilinçlendirelim.
Yeter ki afet olmadan önce hazırlanalım.
Ben deprem sonrasında gördüğüm dayanışmanın, yıllardır içinde bulunduğum arama-kurtarma çalışmalarının ve aldığım eğitimlerin bana öğrettiği bir başka gerçeği de hiç unutmuyorum: İnsan zor zamanda birbirine muhtaçtır.
O nedenle bugün birbirimizi tanımalı, birbirimize güvenmeli ve birbirimiz için hazırlıklı olmalıyız.
Çünkü deprem olduğunda zaman kaybetmeden hareket etmek gerekir.
Ve zaman, deprem sonrasında satın alınabilecek bir şey değildir.
İşte bu yüzden hazırlık bugün yapılmalıdır.
17 Ağustos 1999’un üzerinden yıllar geçti.
6 Şubat 2023’ün üzerinden de yıllar geçecek.
Takvimler değişecek.
Çocuklar büyüyecek.
Yeni binalar yapılacak.
Yeni şehirler kurulacak.
Ama bizim vereceğimiz karar, gelecek nesillerin kaderini belirleyecek.
Eğer bugün gerekenleri yaparsak, gelecekte bir deprem olduğunda daha az insan kaybedebiliriz.
Eğer bugün hiçbir şey yapmazsak, yarın yine aynı enkaz görüntülerinin karşısında “Neden?” diye sorabiliriz.
Ben artık “Neden?” demek istemiyorum.
Ben “Hazırdık” demek istiyorum.
“Binalarımız sağlamdı” demek istiyorum.
“Çocuklarımız ne yapacağını biliyordu” demek istiyorum.
“Şehirlerimiz hazırlıklıydı” demek istiyorum.
“Bilim insanlarını dinledik” demek istiyorum.
“Gerekeni zamanında yaptık” demek istiyorum.
Ve bir gün deprem olduğunda, bütün ülkenin ekran başında korkuyla beklediği değil, bilinçli ve hazırlıklı bir toplum olarak hareket ettiği bir Türkiye görmek istiyorum.
Çünkü deprem gerçeğini değiştiremeyiz.
Ama deprem karşısındaki hikâyemizi değiştirebiliriz.
17 Ağustos’un acısını değiştiremeyiz.
6 Şubat’ın kayıplarını geri getiremeyiz.
Ama onların hatırasını geleceğe bırakılmış güçlü bir ders hâline getirebiliriz.
Bunun yolu ise unutmamaktan geçiyor.
Unutmamak sadece isimleri anmak değildir.
Unutmamak, aynı hataları tekrar etmemektir.
Unutmamak, güvenli yapı istemektir.
Unutmamak, bilime kulak vermektir.
Unutmamak, denetim istemektir.
Unutmamak, çocuklarımıza deprem bilinci kazandırmaktır.
Unutmamak, “Bana bir şey olmaz” anlayışından vazgeçmektir.
Unutmamak, insan hayatını her şeyin önüne koymaktır.
Ve belki de en önemlisi, depremi yalnızca başımıza geldiğinde hatırlamamaktır.
Çünkü deprem bize haber vermiyor.
Takvimde tarih göstermiyor.
Saat kurmuyor.
Hazırlanmamız için izin istemiyor.
Bir gün mutlaka yeniden yer sallanacak.
Bunu biliyoruz.
O günün ne zaman olacağını bilmiyoruz.
Ama o güne ne kadar hazır olacağımızı bugün belirleyebiliriz.
İşte benim bütün meselem de bu.
Ben depremi konuşurken yalnızca geçmişin acısını anlatmak istemiyorum. Geleceğin acısını önlemek istiyorum.
1999’da kaybettiklerimizin hatırasına, 2023’te kaybettiklerimizin hatırasına ve gelecekte kaybetmemeyi umduğumuz insanların hayatına karşı bir sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum.
Ben yıllardır bu sorumluluğun küçük de olsa bir parçasını taşımaya çalışıyorum. Arama-kurtarma eğitimlerinde, ekip çalışmalarında, deprem bölgelerinde ve bugün gönüllülere verilen eğitimlerde edindiğim her bilgi bana aynı şeyi söylüyor: Deprem karşısında en güçlü silahımız hazırlıktır.
Artık deprem olduğunda şaşıran değil, hazırlıklı olan bir ülke olmalıyız.
Artık enkazdan insan çıkarmayı başarı sayan değil, insanları enkazın altında bırakmayacak yapılar kurmayı başarı sayan bir anlayışa ihtiyacımız var.
Artık deprem sonrasında konuşan değil, deprem olmadan önce harekete geçen bir toplum olmalıyız.
Çünkü hiçbir insanın hayatı bir binanın maliyetinden daha ucuz değildir.
Hiçbir çocuğun hayatı bir projenin bütçesinden daha değersiz değildir.
Hiçbir ailenin geleceği ihmallerin bedeli olmamalıdır.
Ve hiçbir anne, çocuğunu enkazın başında beklemek zorunda kalmamalıdır.
Ben 17 Ağustos’u unutmayacağım.
6 Şubat’ı unutmayacağım.
Kaybettiklerimizi unutmayacağım.
Enkaz başında bekleyenleri unutmayacağım.
Kurtarmak için gece gündüz çalışanları unutmayacağım.
Türkiye’nin dört bir yanından yardıma koşan insanları unutmayacağım.
Yıllardır birlikte eğitim aldığım, sahada görev yaptığım ekip arkadaşlarımı ve afetlere hazırlık için emek veren gönüllüleri de unutmayacağım.
Ve bu acıların bize öğrettiği en önemli şeyi de unutmayacağım:
Depremi durduramayabiliriz ama hazırlıksızlığın sonuçlarını azaltabiliriz.
Bugün hâlâ yapabileceğimiz çok şey var.
Ve yapılması gereken hiçbir şey için “Artık çok geç” dememeliyiz.
Çünkü en doğru zaman, deprem olduktan sonra değil, deprem olmadan öncedir.
Bu nedenle bugün kendimize bir soru soralım:
Yaşadığımız bina gerçekten güvenli mi?
Cevabını bilmiyorsak öğrenelim.
Ailemiz hazır mı?
Değilse hazırlayalım.
Çocuklarımız ne yapacağını biliyor mu?
Bilmiyorsa öğretelim.
Toplanma alanımızı biliyor muyuz?
Bilmiyorsak öğrenelim.
Mahallemizde kimlerin yardıma ihtiyacı olabileceğini biliyor muyuz?
Bilmiyorsak birbirimizi tanımaya başlayalım.
Çünkü deprem hazırlığı devletin, belediyenin, mühendislerin, uzmanların veya arama-kurtarma ekiplerinin tek başına sorumluluğu değildir. Hepimizin sorumluluğudur.
Fakat aynı zamanda devletin ve kurumların da çok büyük sorumluluğu vardır. Çünkü vatandaşın tek başına bütün sistemi değiştirme gücü yoktur. İnsanların güvenli binalarda yaşayabilmesi, şehirlerin bilimsel verilerle planlanması, riskli yapıların tespit edilmesi ve gerekli dönüşümlerin yapılması konusunda güçlü, şeffaf ve kararlı politikalar gerekir.
Bu yüzden deprem konusunda yalnızca vatandaşın “tedbir alması” yeterli değildir. Devletin, yerel yönetimlerin, yapı sektörünün ve denetim mekanizmalarının da sorumluluğunu eksiksiz yerine getirmesi gerekir.
Çünkü bir deprem olduğunda hepimiz aynı ülkenin içinde olacağız.
Aynı yolları kullanacağız.
Aynı hastanelere ihtiyaç duyacağız.
Aynı iletişim sistemlerine güveneceğiz.
Aynı kurtarma ekiplerine ihtiyaç duyacağız.
Bu nedenle deprem hazırlığı bireysel değil, toplumsal bir güvenlik meselesidir.
Ben artık Türkiye’nin deprem konuşmalarının yalnızca acı günlerde yapılmasını istemiyorum. Deprem gündemimizin sürekli bir parçası olmalı. Okullarda, belediyelerde, mahallelerde, iş yerlerinde, ailelerde konuşulmalı. Çünkü konuşulan, öğrenilen ve tekrar edilen bilgi zamanla davranışa dönüşür.
Ve biz davranışlarımızı değiştirmek zorundayız.
“Bir şey olmaz” demekten vazgeçmeliyiz.
“Allah korur” diyerek sorumluluğu ertelememeliyiz.
“Bizim bina sağlamdır” demeden önce gerçekten kontrol ettirmeliyiz.
“Daha sonra bakarız” dememeliyiz.
Çünkü deprem söz konusu olduğunda “daha sonra” diye bir zaman olmayabilir.
İşte bu yüzden bugün, şimdi, hemen harekete geçmeliyiz.
Deprem geldiğinde çocuklarımızın geleceğe bakabilmesi için.
Ailelerimizin bir arada kalabilmesi için.
Şehirlerimizin ayakta kalabilmesi için.
Ve bir daha televizyon ekranlarında aynı görüntüleri izlememek için.
Çünkü biz bu acıyı yeterince yaşadık.
Artık acıların ardından konuşan değil, acıları önceden önleyen bir ülke olmak zorundayız.
Deprem gerçeğini değiştiremeyiz ama ona vereceğimiz cevabı değiştirebiliriz.
Ve bana göre bugün Türkiye’nin önündeki en büyük görev budur.
Depremi unutmayacağız. Ama yalnızca hatırlamakla da kalmayacağız. Öğreneceğiz, hazırlanacağız, sorgulayacağız ve gerekeni yapacağız. Çünkü kaybettiklerimize verebileceğimiz en büyük değer, onların ardından aynı acıların yeniden yaşanmasına izin vermemektir.
Ben 17 Ağustos’un sessizliğini de, 6 Şubat’ın karanlığını da unutmuyorum.
Yıllardır arama-kurtarma çalışmalarının içinde olan biri olarak, deprem alanlarında gördüğüm her enkazın bana aynı şeyi hatırlattığını biliyorum: İnsan hayatı her şeyden önce gelir.
Ve bugün AFAD gönüllülerine eğitim verilmesine katkı sunarken de aynı inancı taşıyorum. Çünkü gelecekte yaşanabilecek bir depremde daha bilinçli, daha hazırlıklı ve daha doğru müdahale edebilen insanların sayısını artırmak, belki de bugün yapabileceğimiz en önemli çalışmalardan biridir.
Ben bu ülkenin bir daha aynı acıları yaşamasını istemiyorum.
Bir daha bir çocuğun enkazın altında annesini aramasını istemiyorum.
Bir daha bir annenin enkaz başında evladının sesini beklemesini istemiyorum.
Bir daha insanların gece yarısı evlerinden korkuyla çıkmasını, günlerce sevdiklerinden haber alamamasını istemiyorum.
Bunun için yalnızca dua etmek değil, çalışmak zorundayız.
Bilmek zorundayız.
Öğrenmek zorundayız.
Eğitilmek ve eğitmek zorundayız.
Denetlemek zorundayız.
Sormak zorundayız.
Ve en önemlisi, unutmamak zorundayız.
Çünkü bazı tarihler sadece geçmiş değildir.
Bazı acılar sadece hatıra değildir.
Bazı kayıplar sadece sayı değildir.
Bazı dersler ise bir daha asla unutulmamalıdır.
Deprem de böyle bir derstir.
Ve artık bu dersi öğrenmenin değil, gereğini yapmanın zamanı gelmiştir.
Bir sonraki yazimda bulusmak üzere sevgilerimle.
SEÇİL ESKİOĞLU
GAZETECİ / YAZAR
























Yorum Yazın