Yaşadığımız bir dünya var. Madem dünyaya geldik, hayatımızı sürdürmek zorundayız. Çocukken başkalarının kontrolündeyiz. Anne ve babalarımızın şefkatiyle büyürüz. Yememiz, içmemiz, sağlığımız, eğitimimiz onların sorumluluğundadır. Biz sadece oyun oynar, hayaller kurar, yarının ne getireceğini düşünmeden yaşarız.
Sonra yıllar su gibi akıp gider. Çocukluk biter, gençlik başlar. Eğitim, meslek, iş telaşı derken bir gün aynaya bakarız; saçlarımıza düşen ilk beyazlar bize zamanın sessizce geçtiğini hatırlatır. Ardından evlilik, çocuklar, geçim derdi, gelecek kaygısı... İnsan farkına varmadan hayatın en ağır yüklerini omuzlarında taşımaya başlar.
İşte tam da bu noktada düşünmek, bazen insanın en büyük dostu, bazen de en yorucu yol arkadaşı olur.
Sabah işe giderken aklımızda ödenecek faturalar vardır. Çocuklarımızın geleceğini düşünürüz. Anne babamızın sağlığını düşünürüz. Ülkenin ekonomik şartlarını, dünyanın gidişatını, yarın başımıza ne geleceğini düşünürüz. Düşünürüz de düşünürüz...
Ne gariptir ki çözemeyeceğimiz meseleler bile zihnimizi meşgul eder. Gece yatağa yattığımızda bedenimiz dinlenmek ister ama zihnimiz çalışmaya devam eder. Bir konuşmayı yeniden yaşarız, yapılacak işleri sıralarız, henüz yaşanmamış olayların hesabını yaparız. İşte insanı yoran da çoğu zaman çalışmak değil, durmadan çalışan zihnidir.
Eskiden insanlar daha mı az düşünüyordu? Elbette hayır. Onların da kendilerine göre dertleri vardı. Yokluk vardı, geçim sıkıntısı vardı, zorlu çalışma şartları vardı. Ama paylaşmak vardı. Mahalle kültürü vardı. Akşam olunca kapı önünde edilen sohbetler, komşunun kapısını çalmaktan çekinmeyen insanlar, birlikte içilen bir bardak çay, birlikte edilen bir kahkaha vardı. İnsan derdini anlattığında yükü hafiflerdi.
Bugün ise teknoloji sayesinde dünyanın öbür ucuyla saniyeler içinde konuşabiliyoruz ama aynı apartmanda oturduğumuz komşumuzun adını bile bilmeyebiliyoruz. Sosyal medya hesaplarımız yüzlerce kişiyle dolu ama içimizi rahatça açabileceğimiz gerçek dost sayımız her geçen gün azalıyor. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan insan, düşüncelerini de kendi içinde büyütmeye başlıyor.
Aslında düşünmek kötü değildir. Bilim, sanat, edebiyat ve medeniyet düşünmenin ürünüdür. Düşünmeyen insan gelişemez. Ancak sürekli kaygı üretmek, her olumsuzluğu zihnimizde büyütmek ve kontrol edemeyeceğimiz olayları dert edinmek, hayatın güzelliklerini görmemize engel olur. Güneş doğar ama biz fark etmeyiz. Çocuklarımız büyür ama o anların kıymetini yaşayamayız. Bir dostun samimi tebessümü bile zihnimizdeki karmaşanın arasında kaybolup gider.
Hayat aslında çok kısa. Daha dün okul sıralarında oturduğunu sanan insan, bugün torununu okula götürüyor. Daha dün babasının elinden tutan çocuk, bugün kendi evladının elini tutuyor. Zaman kimseyi beklemiyor. Takvim yaprakları sessizce eksiliyor, ömür usul usul ilerliyor.
Belki de bu yüzden, hayatı sadece sorunlardan ibaret görmemek gerekiyor. Elbette çalışacağız, sorumluluklarımızı yerine getireceğiz, geleceğimizi planlayacağız. Ama bir ağacın gölgesinde oturmayı, denizin sesini dinlemeyi, sevdiklerimizle aynı sofrayı paylaşmayı da ihmal etmeyeceğiz. Çünkü insan sadece ekmekle değil, umutla da yaşar. Sadece nefes alarak değil, huzur bularak da ömrünü uzatır.
"Düşünenler daha erken ölüyor" sözü belki bilimsel bir gerçek değildir ama bize önemli bir uyarı yapar. Hayatı gereğinden fazla yüklenmeyin. Her sorunu tek başınıza çözmeye çalışmayın. Her olumsuzluğu omuzlarınıza almayın. Çünkü taşıyabileceğimiz kadar yük bize güç verir; fazlası ise bizi yorar.
Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığımız yılları anlamlı kılabilmektir. Geride bırakacağımız en değerli miras; bankadaki hesabımız değil, gönüllerde bıraktığımız güzel izlerdir. Bir tebessüm, bir iyilik, bir dostluk, bir vefa... Belki de insanın gerçek zenginliği bunlardır.
Hayatı düşünelim, ama hayatı tüketecek kadar değil... Sevelim, paylaşalım, umut edelim. Çünkü ömür dediğimiz şey, yalnızca geçen yıllar değil; huzurla yaşanmış anların toplamıdır.
Sağlığınıza dikkat edin, hoşça kalın.
MUSTAFA ÇOLAKOĞLU
GAZETECİ - YAZAR
























Yorum Yazın