Bir zamanlar genç olmak; hayal kurmak demekti. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusu çocukların gözlerinde bir ışık yakardı. Doktor, öğretmen, mühendis… Cevaplar sadece meslek değil, birer umut cümlesiydi. O umutlar, sabah erken kalkıp okula gitmeyi anlamlı kılar, zorluklara sabretmeyi öğretirdi. Çünkü ileride “iyi bir hayat” vardı. En azından öyle söylenirdi. İnsanlar yoksuldu belki, imkânlar sınırlıydı ama inanç güçlüydü. Bir gün daha iyi olacağına dair sarsılmaz bir inanç…
Bugün ise aynı soru sorulduğunda çoğu genç ya susuyor ya da gülümsüyor…
O gülümseme, hayal kurmanın verdiği mutluluktan değil; hayal kurmanın bile lüks olduğu bir çağda yaşamanın burukluğundan. Çünkü artık hayal kurmak bile cesaret istiyor. Ve o cesaret, her geçen gün biraz daha törpüleniyor.
Eskiden yol zordu ama belliydi. Çalışırsan kazanırdın. Okursan bir meslek sahibi olurdun. Emek, karşılığını geç de olsa verirdi. İnsanlar belki yavaş ilerlerdi ama ilerlediklerini hissederlerdi. Şimdi ise gençler bambaşka bir gerçekliğin içinde: Çalışmak tek başına yeterli değil. Okumak garanti değil. Sabretmek çoğu zaman ödüllendirilmiyor. Ve en tehlikelisi… Belirsizlik artık istisna değil, sistemin kendisi.
Bugünün genci sadece kendi hayatıyla değil, sürekli değişen şartlarla da mücadele ediyor. Bir sabah kalkıyor, her şey zamlanmış. Bir hedef koyuyor, o hedef birkaç ay sonra ulaşılmaz hale geliyor. Plan yapıyor, planın zemini kayıyor. İşte bu yüzden artık mesele sadece “başarmak” değil; mesele, tutunabilmek.
Bir genç düşün… Üniversite kazanıyor, yıllarca okuyor, mezun oluyor. Ailesi umut bağlıyor, kendisi fedakârlık yapıyor. Sonra iş arıyor. Aylar geçiyor, yıllar geçiyor. “Deneyim” istiyorlar ama deneyim kazanacağı fırsat verilmiyor. Bulduğu iş, okuduğu bölümle ilgisiz. Maaş, hayatta kalmaya yetmiyor. Kiralar uçmuş, hayat pahalı, gelecek bulanık. Ve bir noktada şu cümle dudaklarından dökülüyor:
“Ben neyi yanlış yaptım?”
Aslında yanlış yapan o değil. Ama sistem, hatayı bireye yıkmayı çok iyi biliyor. Başaramayanı “yetersiz”, yorulanı “zayıf”, vazgeçeni “tembel” ilan etmek kolay. Zor olan, gerçeği görmek.
Bir başka genç… Daha yolun başında pes etmiyor belki ama inancını yavaş yavaş kaybediyor. Çünkü etrafına bakıyor. Diploması olup işsiz kalanları görüyor. Sabah akşam çalışan ama ay sonunu getiremeyenleri görüyor. Hayatını düzene koymaya çalışan ama sürekli geriye düşenleri görüyor. Ve içten içe şu düşünce büyüyor:
“Ne yaparsam yapayım, yetmeyecek.”
İşte en tehlikeli kırılma burada başlıyor. Çünkü insan, yorulduğu için değil… İnancı kırıldığı için durur.
Gelecek planları da tam burada silinmeye başlıyor. Çünkü plan yapmak sadece akılla değil, kalple de ilgilidir. Umut olmadan plan olmaz. İnanç olmadan hedef olmaz. Ve bugün gençlerin en çok kaybettiği şey bilgi değil… umut.
Sosyal medya ise bu duyguyu daha da keskinleştiriyor. Gençler bir yanda kusursuz hayatlar, lüks yaşamlar, hızlı başarı hikâyeleri görüyor. Herkes mutlu, herkes zengin, herkes başarılı gibi… Ama kendi gerçekliği bambaşka. Bu uçurum, insanın içini kemiren bir sessizlik yaratıyor.
“Ben neden böyleyim?” sorusu, “Hayat neden bu kadar adaletsiz?” sorusuna dönüşüyor.
Ve sonra iki yol kalıyor:
Ya kendini eksik hissetmek…
Ya da her şeyin bir illüzyon olduğuna inanıp tamamen kopmak…
İkisi de insanı yorar. İkisi de insanı uzaklaştırır. En çok da kendinden…
Aileler ise çoğu zaman iyi niyetle ama eski dünyanın doğrularıyla yaklaşmaya devam ediyor: “Oku, çalış, sabret…”
Ama gençlerin yaşadığı dünya artık o dünya değil. Eskiden sabır bir köprüydü; şimdi çoğu zaman bir çıkmaz sokak gibi hissediliyor. Kurallar değişti, rekabet arttı, güven azaldı. Ama beklentiler aynı kaldı. Bu da gençlerin omzuna görünmeyen ama ağır bir yük bindiriyor.
Ve en sessiz kırılma burada yaşanıyor: Umut kaybı.
Çünkü insan yorulabilir, düşebilir, hatta kaybedebilir… Ama umut bittiğinde, yeniden başlama gücü de tükenir. Bugün birçok genç tam olarak bu noktada. Ne hayal kurabiliyorlar ne de kurdukları hayallere inanabiliyorlar. Sadece günü kurtarmaya çalışıyorlar. Çünkü yarın, artık güven veren bir yer değil.
Ama burada durup sadece gençleri anlamaya çalışmak yetmez. Asıl soru şu olmalı:
Onlara nasıl bir gelecek sunuyoruz?
Eğer bir toplumda gençler plan yapmıyorsa, bu onların tembelliği değil; sistemin alarmıdır. Çünkü genç dediğin, en çok umut eden, en çok denemek isteyen, en çok yeniden başlayan varlıktır. Eğer o bile vazgeçiyorsa, ortada göz ardı edilemeyecek bir gerçek vardır.
Çözüm mü? Büyük, süslü cümleler değil. Küçük ama samimi değişimler.
Gerçekten adil fırsatlar.
Gerçekten karşılık bulan emek.
Gerçekten güven veren bir düzen…
Ve en önemlisi: Gençleri gerçekten duymak. Sadece dinliyormuş gibi yapmak değil… anlamak. Onları kıyaslamadan, yargılamadan, küçümsemeden…
Çünkü bugünün gençleri sadece kendi hayatlarını değil, yarının dünyasını da kuracak. Ama umudu olmayan bir nesil, gelecek inşa edemez. Sadece var olmaya çalışır. Ve bir toplumun en büyük kaybı da budur: Hayatta kalan ama yaşamayan insanlar…
Sonuç olarak…
Gençler gelecek planı yapmaktan vazgeçmedi.
Onlara sunulan gelecek, plan yapmaya değmeyecek kadar kırılganlaştı.
Ve unutulmaması gereken çok net bir gerçek var:
İnsan, inanmadığı bir yarın için mücadele etmez.
Görmediği bir ışığa doğru yürümez.
Karşılığını almayacağına inandığı bir emeği vermez.
Eğer bir gün yeniden gençlerin gözlerinde o eski ışığı görmek istiyorsak, onlara sadece “hayal kur” demek yetmez…
O hayalin gerçekten mümkün olduğu bir dünya kurmak zorundayız…..
Kıymetli okurlarım bir başka yazımda buluşmak üzere sevgilerimle
SEÇİL ESKİOĞLU
GAZETECİ -YAZAR






















Yorum Yazın