‘Eskiden filmler daha güzeldi.’ Bu cümleyi bugün belli bir yaşın üzerindeki insanlardan sık sık duyarız. Kimi zaman bir televizyon kanalında eski bir Türk filmi başladığında, kimi zaman da yeni dizilerin arasında kanallar arasında dolaşırken... Aslında özlenen sadece filmler değildir. Özlenen; o filmleri izlediğimiz yıllar, o yılların insanları, komşulukları, samimiyeti ve hayatın kendisidir.
Bir zamanlar sinema, insanların hayatında bambaşka bir yere sahipti. Özellikle yaz aylarında kurulan yazlık sinemalar, mahalle kültürünün en güzel buluşma noktalarından biriydi. Hava kararmaya başladığında aileler çocuklarıyla birlikte sinemanın yolunu tutar, ellerde gazozlar, kâğıt külahlarda çekirdekler, perdeye yansıyan ilk görüntüyle birlikte herkes aynı hikâyenin içine girerdi. O akşam orada sadece bir film izlenmezdi; insanlar aynı duyguları paylaşır, aynı sahnede güler, aynı sahnede gözyaşı dökerdi. Film bittiğinde ise herkes evine döner ama filmin etkisi günlerce sürerdi.
Eski Türk filmlerinin en önemli özelliği, insanı hem güldürmesi hem de düşündürmesiydi. Bunu yapmak kolay değildir. İnsanları kahkahaya boğarken aynı zamanda vicdanına dokunabilmek büyük bir sanattır. İşte Yeşilçam bunu başarabilmişti. Bir yandan mahallede yaşanan komik olaylara gülerken, diğer yandan dürüstlüğün, emeğin, sevginin ve paylaşmanın ne kadar değerli olduğunu öğrenirdik.
O filmlerde zengin ile fakir arasındaki fark anlatılırdı ama nefret değil, anlayış öğretilirdi. Kötülük gösterilirdi ama sonunda mutlaka iyilik kazanırdı. Anne sevgisi, baba şefkati, komşuluk, dostluk, mahalle dayanışması, fedakârlık ve merhamet, filmlerin görünmeyen başrol oyuncularıydı. Senaryolar yalnızca eğlendirmek için yazılmaz, topluma bir mesaj vermeyi de amaçlardı.
Kemal Sunal'ın saf görünen ama haksızlığa boyun eğmeyen karakterleri, Münir Özkul'un güven veren babacan duruşu, Adile Naşit'in sıcacık gülümsemesi, Tarık Akan'ın, Kadir İnanır'ın, Cüneyt Arkın'ın ve daha nice usta sanatçının canlandırdığı karakterler bugün hâlâ hafızalarımızda yaşıyor. Çünkü onlar rol yapmıyordu; sanki aramızdan birilerini canlandırıyorlardı. Mahallemizdeki bakkalı, öğretmeni, işçiyi, çiftçiyi, babayı ve anneyi perdeye taşıyorlardı. Bu yüzden kendimizi o hikâyelerin içinde bulabiliyorduk.
Bugün teknik imkânlar çok daha gelişmiş durumda. Görüntüler daha net, ses sistemleri daha güçlü, özel efektler ise hayal sınırlarını zorluyor. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen birçok insan eski filmlerdeki sıcaklığı bulamadığını söylüyor. Çünkü teknoloji, samimiyetin yerini dolduramıyor. Eski filmlerde pahalı dekorlar yoktu ama sıcak yuvalar vardı. Büyük bütçeler yoktu ama büyük yürekler vardı. Gösteriş yerine insan vardı.
Belki de bu yüzden eski Türk filmleri yıllar geçmesine rağmen hâlâ ilgiyle izleniyor. Televizyonda yüzüncü kez yayınlansa bile kumandaya uzanıp kanalı değiştirmiyoruz. Sonunu ezbere bildiğimiz hâlde yine seyrediyoruz. Çünkü o filmler bize yalnızca bir hikâye anlatmıyor; çocukluğumuzu, gençliğimizi, aile büyüklerimizi ve artık aramızda olmayan sevdiklerimizi de hatırlatıyor. Her sahnede geçmişten bir hatıra canlanıyor.
Bugünün sinema ve dizi dünyasında elbette başarılı yapımlar var. Ancak toplumun ortak değerlerini, insan ilişkilerini ve hayatın içinden sıcak hikâyeleri anlatan eserlerin sayısı her geçen gün azalıyor. Oysa sanat, sadece vakit geçirmek için değil; insanı düşündürmek, iyiliğe yönlendirmek ve topluma umut vermek için de vardır.
Belki de eski filmlerin bize bıraktığı en büyük miras budur. İyi insan olmanın önemini, haksızlık karşısında susmamayı, komşunun derdiyle dertlenmeyi, büyüklerin elini öpmeyi, küçükleri sevmeyi, paylaşmanın mutluluğunu ve sevginin her zaman kazanacağını sessizce anlattılar. Bunu yaparken ne nutuk attılar ne de ders vermeye kalktılar. Bir tebessümün, bir bakışın ve samimi bir hikâyenin gücüyle gönüllere ulaştılar.
İşte bugün "Nerde o eski filmler?" diye sorduğumuzda aslında aradığımız yalnızca Yeşilçam değildir. Aradığımız; o filmlerin yaşattığı mahalle kültürü, yazlık sinemaların yıldızlı geceleri, aynı perdeye bakan yüzlerce insanın ortak heyecanı ve en önemlisi, insanı insan yapan değerlerdir.
Belki de eski filmleri özlemek, geçmişe takılıp kalmak değildir. O filmlerin bize öğrettiği sevgiyi, saygıyı, dürüstlüğü ve dayanışmayı bugüne taşıyabilmektir. İşte o zaman sadece eski filmleri değil, onların ruhunu da yaşatmış oluruz.
Her zaman olduğu gibi kendimize iyi bakalım, sağlığımıza dikkat edelim. Hoşça kalın.
MUSTAFA ÇOLAKOĞLU
GAZETECİ - YAZAR
























Yorum Yazın