“Kendimi sımsıcak, yıldızlı bir yaz gecesinde buluyorum.
Tahta sandalyelerin üzerinde, konu komşu cümbür cemaat.
Bir film olmuş akıyor kocaman perdede çocukluğum.
Yukarıdan aşağı çizgili, bir o kadar da hışırtılı.
Elimde kafama diktiğim buz gibi gazozum. “
diye yazmıştı Ayhan Durmuş bir şiirinde.
Şiir beni geçmişe götürdü, çocukluk yıllarıma, o zamanlar televizyonu anlatsalar, ciddiye almaz güler geçerdik tek eğlencemiz vardı Sinema…
Aslında çocukluk yıllarımızda sinemayı hayatımızın neresine koyduğumuzu, onu nasıl algıladığımızı kelimelere dökerek nasıl anlatabileceğimi ben de merak ediyorum. Günlük yaşantımız içinde, okul ve yapmakla yükümlü olduğumuz diğer görevlerimizin dışında kalan tüm zamanımızı kaplayan bir olguyu, sayılamayacak kadar çok alternatifin olduğu günümüz insanına izah etmek oldukça zor olacak gibi geliyor bana.
1960’lı ve daha önceki yıllarda doğanlar bilir. 1970’li yıllar sinemanın altın çağıydı salonlar tıklım tıklım, sinemaların önü karaborsa bilet satıcıları ile dolardı. O yılllarda sinemalar, her yaştan, her kesimden, elitin, varoşun, zenginin, fakirin neredeyse herkesin tek eğlencesiydi.
Bir zamanlar Beyoğlu, Şehzadebaşı, Karagümrük, Bakırköy, Kadıköy, Üsküdar ve daha birçok semt, sinema salonlarının ışıklarıyla akşamları bambaşka bir güzelliğe bürünürdü. Film başlamadan önce gişenin önünde oluşan kuyruklar, camekanlara asılan renkli afişler, elde çekirdek ya da gazozla salona giren insanlar.Bunların her biri, İstanbul'un gündelik hayatının doğal bir parçasıydı.
O yıllarda sinemaya gitmek yalnızca bir film izlemek değildi. Güzel giyinilir, ailece ya da dostlarla buluşulur, akşamın en özel saati sinemaya ayrılırdı. Karanlık salonda ışıklar söndüğünde herkes aynı hikâyenin içine girer, aynı sahnede güler, aynı sahnede sessizce gözyaşı dökerdi. Bir yabancı, yanındaki hiç tanımadığı insanla aynı duyguyu paylaşırdı. İşte sinemanın büyüsü de buydu.
Salon içinde boynuna iple bağlanmış tahta bir tablada yiyecek satanlara, şişelere gazoz açacağı ile vurarak “gaz-zozzz” diye bağıran, daracık koltuk aralarından geçerek sıranın ortasındaki müşteriye pervasızca ulaşmaya çalışan satıcılara sinir olurdum.
Film oynarken giriş-çıkışı önlemek için salon kapısının perdesi önünde görevliler beklerdi. Film koptuğunda ses-görüntü kalitesi bozulduğunda;
“Ma-ki-nis-sssst; ses” diye bağırırdık.
Balkon arka sırada ve sıra ortalarında oturmayı sevmezdim. Makine dairesinin altındaki o küçük pencreden çıkıp, perdeye yayılan ışık huzmesi vardır ya... Ortada oturuyorsak film ilk başladığı anda ya ayağa kalkar ya da ellerimizi havaya kaldırır, perdeye siluetimiz yansıdığında gülüşürdük. Muzurluk işte...
Yazlık sinemalarda salon düzenini koruyabilmek için sandalyeler ya birbirine telle bağlanır ya da altlarından geçirilen takozla sabitlenirdi. Evden getirdiğimiz sandalye minderlerinin üstünde otururduk, tahta sandalyede uzun süre oturmak insanı zorlardı.
Yazlık sinemada kabuklu yemiş yemek serbest olduğundan film boyunca çekirdek çıtlatırdık, sinema keyfimizi frigo tamamlardı.
Bazen ani başlayan yağmur yüzünden film yarıda kesilir, çıkışta müdüriyet ertesi gün için boş bilet dağıtırdı.
Renkli ampullerle aydınlatılan yazlık sinemalar bazen de toplu sünnet şölenlerine veya düğünlere ev sahipliği yapar, kapısına seyyar satıcılar dizilirdi. Yazlık-kışlık sinemalarda izlediğim renkli,sinemaskop, siyah-beyaz ve bazı bölümleri renkli filmlerde kendimle özdeşleştirdiğim bir kahraman edinirdim. Unutamadığım birşeyde, film afişlerine kocaman harflerle RENKLi yazılır, içeride siyah beyaz film izlediğimizde kızgınlıkla dışarı çıkıp afişe bir daha baktığımızda, o büyük harflerle Renkli yazılan sözcüğün altında ufak puntolarla “Değildir” yazısını görür, aldatılmanın kızgınlığını yaşardık, şimdilerde düşünüyorum da sahtekarlık o zamanlarda da varmış demekki demekten kendimi alamıyorum.
Bilim kurgu ve fantastik filmlerden pek hoşlanmaz, "salon filmi" tabir edilen filmleri, müzikalleri, polisiye, kovboy ve macera filmlerini severdim. Türk filmlerini hiç kaçırmaz izlediğim filmlerin adını hafızamın bir kenarına yazardım.
Eski sinemaların duvarları konuşabilseydi, kim bilir kaç kişi ilk aşkı, kaç çocuk kahkahasını ve gözyaşını anlatırdı. Belki de en çok, insanların birbirine daha yakın olduğu zamanları hatırlatırdı. O salonlarda sadece filmler gösterilmezdi; hayatın kendisi de perdeye yansırdı.
Yazlık sinemalarda yıldızlar filmin üzerine serpilir, ay bazen perdenin hemen üstünde beklerdi. Kışlık sinemalarda ise dışarıdaki soğuk unutulur, iki saat boyunca herkes aynı hayalin içinde yaşardı. İşte bu yüzden eski sinemalar sadece bir bina değildi; anıların, dostlukların ve umutların sessiz tanıklarıydı.
Bugün pek çoğu ya yıkıldı ya da başka amaçlarla kullanılmaya başlandı. Yerlerinde alışveriş merkezleri, otoparklar ya da farklı yapılar yükseldi. Fakat onları gerçekten bilenlerin hafızasında hâlâ ışıkları yanıyor. Eski bir film afişi görmek, gazoz şişesinin sesini duymak ya da yaz akşamında boş bir meydana bakmak bile insanı yıllar öncesine götürmeye yetiyor.
Belki zaman geri gelmez. Yazlık sinemaların beyaz perdesi yeniden aynı rüzgârda dalgalanmaz, kışlık sinemaların kırmızı koltuklarında aynı insanlar yan yana oturmaz ama anılar öyle kolay kolay silinmez. Çünkü bazı yerler kapansa da insanın yüreğinde yaşamaya hala devam eder.
Eski sinemalar bize şunu öğretti: Mutluluk bazen çok büyük şeylerde değil, açık havada bir sandalyeye oturup yıldızların altında film izlemekte, yağmurlu bir akşam sıcak bir salonda ışıkların sönmesini beklemekte saklıdır. O günler geride kaldı belki ama hatıraları hâlâ içimizi ısıtmaya devam ediyor.
Ve ne zaman eski bir sinemanın adını duysak, içimizde sessizce bir perde daha açılıyor; çocukluğumuz, gençliğimiz ve kaybettiğimizi sandığımız o güzel zamanlar yeniden gözlerimizin önünde canlanıyor.
Oyuncular bizler için bir efsaneydi hatta yıllar sonra Sultanahmet Cankurtaran’daki kıraathanesinde ziyaret edip, tanıştığım, her zaman saygı ve dua ile andığım filmlerde ki kötü rolleriyle ünlenen, kötü biri olarak tanıdığınız, gerçekte dünya tatlısı, hoşsohbet usta sanatçı Erol Taş’ın ünlü bir anekdotu vardı, şöyleki…
Birgün Erol Taş İstiklal Caddesinde film ajansına giderken, karşısına çıkan bir teyze, suratına okkalı bir tokat attıktan sonra “ Terbiyesiz herif utanmıyor musun körpe kızı kirletmeye “ diye çıkışınca… Erol Taş, o teyzeye kızacağı yerde, o tokat atan elini tutup öptükten sonra başına koymuş, teyzeye dönüp,
“Senin attığın o tokat benim ekmeğimdir, işimi o kadar başarılı yapmışım ki, gerçek sanmışsın teyzeciğim” demiştir.
Bugün teknoloji sayesinde binlerce filme tek bir tuşla ulaşabiliyoruz. Evimizde, telefonumuzda, istediğimiz yerde izleyebiliyoruz ama o eski sinemaların verdiği hissi aynı şekilde yaşamak kolay değil çünkü eksik olan sadece büyük perde değil; birlikte beklemenin heyecanı, aynı sahnede yüzlerce kişinin aynı duyguyu paylaşması ve film bitince ağır ağır eve yürürken içimizde taşıdığımız o güzel sessizlik.
Yazıma şiirle başlamıştım, şiirle bitirmek istedim ,
Attila İlhan demiş ki:
“Karanlığa dağılan o çocuk ben miyim
Beni mi kovalıyor tabancalı adamlar
Issız sarayların güngörmez prensiyim
Yalnızlığımı belki bir aşk tamamlar
Bilmek zor hangi filmin neresindeyim
Ne yapsam içimde o eski sinemalar.”
Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşça kalın ama hep dostça kalın.
CELAL KODAMANOĞLU
GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ
























Yorum Yazın