İnsan garip bir varlık.
Saatlerce susuz kalınca bedeninin sinyal verdiğini fark ediyor.
Uykusuz kaldığında gözleri ağırlaşıyor.
Aç kaldığında midesi hatırlatıyor.
Ama ruhun ihtiyaçları söz konusu olduğunda aynı netlik her zaman olmuyor.
Bu yüzden birçok insan yıllarca fark etmeden duygusal açlık yaşayabiliyor.
Çalışıyor.
Üretiyor.
Sorumluluklarını yerine getiriyor.
Hayatını sürdürüyor.
Ama içten içe bir şeylerin eksik olduğunu hissediyor.
Ve çoğu zaman bunun nedenini anlayamıyor.
Çünkü bize yaşamın fiziksel ihtiyaçları öğretildi.
Ama ruhun ihtiyaçları daha az konuşuldu.
Oysa psikoloji uzun zamandır önemli bir gerçeği gösteriyor:
İnsan yalnızca hayatta kalmak için yaratılmış bir canlı değildir.
İnsan ilişki kurmak için yaratılmıştır.
Anlam bulmak için.
Sevilmek için.
Sevmek için.
Gülmek için.
Ve belki de en önemlisi, bir yere ait hissedebilmek için.
Ne var ki modern hayatın görünmez bedellerinden biri tam burada ortaya çıkıyor.
Birçok insan hayatını yönetmeyi öğreniyor.
Ama hayatı hissetmeyi unutuyor.
Takvimler doluyor.
Yapılacaklar listeleri uzuyor.
Sorumluluklar artıyor.
Ama insanın iç dünyası sessizce geri çekilmeye başlıyor.
Ve bir gün kişi kendisini şöyle düşünürken buluyor:
“Neden hiçbir şey beni eskisi kadar mutlu etmiyor?”
Çoğu zaman sorun mutluluğun kaybolması değildir.
Sorun, insanın ruhunu besleyen şeylerden uzaklaşmış olmasıdır.
Çünkü neşe bir lüks değildir.
Neşe sinir sisteminin nefes aldığı alanlardan biridir.
Gülmek sadece eğlenmek değildir.
Güvende hissetmenin işaretlerinden biridir.
Bu yüzden insanlar gerçekten rahat hissettikleri ortamlarda daha çok gülerler.
Daha çok oyun oynarlar.
Daha çok kendileri olurlar.
Mizahın psikolojideki gücü de buradan gelir.
Çünkü mizah bazen acıyı inkâr etmek değildir.
Acının altında ezilmemektir
Hayatın ağırlığına rağmen insanlığını koruyabilmektir.
Zor zamanlarda birlikte gülebilen insanlar yalnızca eğlenmiyordur.
Aynı zamanda dayanıklılık geliştiriyordur.
Araştırmalar da güçlü sosyal bağların, aidiyet hissinin ve olumlu duyguların psikolojik iyilik hali üzerinde koruyucu bir etkisi olduğunu yıllardır gösteriyor.
Çünkü insan tek başına taşımak için tasarlanmış bir canlı değildir.
Bunu çoğu zaman unutuyoruz.
Güçlü olmayı bağımsız olmakla karıştırıyoruz.
Kimseye ihtiyaç duymamayı olgunluk sanıyoruz.
Oysa ruh sağlığı üzerine yapılan çalışmaların en tutarlı bulgularından biri şu:
İnsanların en büyük ihtiyaçlarından biri bağlantıdır.
Birinin gerçekten nasıl olduğunu sorması.
Bir dostun yanında gevşeyebilmek.
Yargılanmadan konuşabilmek.
Bir sofrayı paylaşabilmek.
Bir kahkahayı paylaşabilmek.
Çünkü insan yalnızca sevildiğinde değil, görüldüğünde de iyileşir.
Belki de bu yüzden birçok insanın yaşadığı yorgunluk yalnızca iş yükünden kaynaklanmıyor.
Bazıları uzun zamandır neşeden uzak.
Bazıları uzun zamandır yakınlıktan uzak.
Bazıları uzun zamandır kendisi olmaktan uzak.
Ve ruh bazen tam da bu yüzden yoruluyor.
Çünkü ruhun da açlıkları vardır.
Anlam açlığı.
Yakınlık açlığı.
Şefkat açlığı.
Neşe açlığı.
Ve bu açlıklar görmezden gelindiğinde insan yaşamaya devam eder.
Ama tam olarak yaşayamaz.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu değildir:
“Daha fazlasını nasıl başarırım?”
Belki soru şudur:
“Ruhumu en son ne zaman besledim?”
Çünkü hayat yalnızca nefes almak değildir.
Yalnızca görevleri tamamlamak değildir.
Yalnızca dayanmak da değildir.
Hayat bazen bir dostla edilen kahkahadır.
Bazen akşam güneşidir.
Bazen içten gelen bir huzurdur.
Bazen de hiçbir şeyi çözmeye çalışmadan geçirilen birkaç dakikadır.
Ve belki olgunlaşmak, hayatın bütün yüklerini tek başına taşıyabilmek değildir.
Bazen olgunlaşmak, insana iyi gelen şeylerin de en az sorumluluklar kadar gerekli olduğunu kabul edebilmektir.
Çünkü hava bedeni yaşatır.
Ama neşe ruhu yaşatır.
Ve insan ikisine de ihtiyaç duyar.
Haftaya başka konuda buluşmak üzere hoşçakalın
HANIM DEMİRBAŞ
SOSYAL PEDAGOG,
BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI























Yorum Yazın