Gabriel García Márquez
Rahmetli babamdan kalan güzel bir alışkanlığım var… Kitap okumak…. Oralarda hayat bulurum.
Kütüphanem zengindir, bir oda dolusu kitabım vardır desem abartmış olmam, okumak benim için vazgeçilmez bir alışkanlıktır.
Kimi kitaplar okunur, biter ve kütüphanemin raflarında kalır ama bazıları vardır ki, son sayfası kapandıktan sonra bile ruhumun derinliklerinde yaşamaya devam eder.
Sevgili Habercaddesi okurlarım, sizlere bu yazımda bir kitaptan bahsedeceğim, yıllar öncesinde okumuştum ama geçtiğimiz haftalarda kütüphanemden alıp yeniden okuduğum ve okurken ilk günkü heyecanı yaşadığım Gabriel García Márquez'in Kırmızı Pazartesi adlı romanını sizlerle birlikte incelemek istedim.
Çoğunuzun bu romanı okuduğunu tahmin ediyorum, ilk cümlesinden itibaren okuyucuya cinayetin işleneceğini açıkça söyler, katilin kim olduğu da bellidir. Buna rağmen insan, kitabı büyük bir merakla okumaya devam eder çünkü asıl soru "Kim öldürdü?" değildir, asıl soru "Herkes biliyorken neden kimse engel olmadı?" sorusudur.
Kırmızı Pazartesi ya da İspanyonca adı ile (Gronica de una muerte anunciada) Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in hafızalara kazınan, dünyaca ün yapmış yedinci romanıdır.
Sizlere kısaca ünlü yazar Gabriel García Márquez den bahsetmek isterim.
Gabriel García Márquez veya tam adıyla Gabriel José de la Conciliación García Márquez tüm Latin Amerika'da “Gabo” lakabıyla bilinen Nobel Edebiyat Ödüllü Kolombiyalı yazar, romancı, hikâyeci ve oyun yazarıydı. 6 Mart 1927'de Kolombiya'nın kuzeyindeki Aracataca kasabasında dünyaya geldi. Babası telgrafçıydı, maddi imkansızlıklar nedeniyle ilk yıllarını kendisine masallar ve aile efsaneleri anlatarak hayal gücünü şekillendiren anneannesi ve siyasi hikayeler anlatan dedesinin yanında geçirdi. Onlarla geçirdiği günler daha sonra kaleme alacağı eserlerin ana ilham kaynağı oldu. Edebiyat aşığı olana Gabriel, genç yaşında yazdığı romanlar ile çok okunan yazarlar arasına girmeyi başarmıştı.
Kırmızı Pazartesi’ye dönecek olursam, okuyanların da iyi hatırlayacağı gibi romanın merkezinde Santiago Nasar'ın öldürülmesi var fakat bu ölüm yalnızca bir insanın hayatını kaybetmesi değildi aynı zamanda vicdanın, adaletin, cesaretin ve insanlığın da yavaş yavaş ölmesiydi. Kasabada ki neredeyse herkes cinayetin işleneceğini bilir. Kimisi duyduğunu önemsemez, kimisi başkasının müdahale edeceğini düşünür, kimisi ise "Bana ne?" diyerek sessiz kalır sonunda ise herkes biraz suçludur.
İşte tam da bu yüzden bence Kırmızı Pazartesi sadece bir roman değil toplumun aynasıdır. O aynaya baktığımızda yalnızca romandaki insanlarla beraber bazen kendimizi de görürüz.
Hayatta çoğu zaman yanlışları görürüz ama konuşmayız. Bir çocuğun haksızlığa uğradığını biliriz, sessiz kalırız. Bir kadının şiddet gördüğünü duyarız, "Aile meselesidir." der geçeriz. Bir insanın iftiraya uğradığını fark ederiz ama doğruları söylemeye cesaret edemeyiz. Sonra da olanlar karşısında üzülürüz. Oysa bazen sessizlik de bir tercihtir. Bence sessizlikte bir cevaptır, ve bazı sessizlikler, yapılan kötülük kadar ağır sonuçlar doğurabilir.
Romanın en çarpıcı yönlerinden biri de "namus" kavramını sorgulamasıdır. İnsanların onurunu koruma adına işlenen cinayetler gerçekten onuru korur mu? Bir insanın canı, toplumun oluşturduğu geleneklerden daha mı değersizdir? Yıllarca insanlar "El âlem ne der?" korkusuyla nice yanlışlara göz yumdu oysa gerçek namus; dürüst olmak, vicdan sahibi olmak, adaletli davranmak ve insan hayatına değer vermektir. Bir insanı öldürmek hiçbir zaman onuru geri getirmez; yalnızca yeni acılar doğurur.
Kitap bize, insanların bazen düşünmeden kalabalığın peşinden gittiğini de gösteriyor. Bir kişi sustuğunda, diğerleri de susuyor. Bir kişi müdahale etmediğinde, başkaları da etmiyor. Böylece yanlışlar büyüyor oysa iyilik de kötülük de bulaşıcıdır. Cesaret gösteren tek bir insan bazen birçok hayatı değiştirebilir.
Romanı okurken en çok içimi acıtan şeylerden biri de pişmanlıktı. Cinayet işlendikten sonra herkes konuşmaya başlar. "Keşke söyleseydim", "Keşke uyarsaydım", "Keşke ciddiye alsaydım" derler ama artık çok geçtir. Günlük hayatımızda da bazı pişmanlıkların telafisi yoktur. Söylenmeyen bir söz, uzatılmayan bir el, yapılmayan bir iyilik bazen bir ömür vicdan yükü olur.
Kırmızı Pazartesi, bize kader ile insanın seçimi arasındaki ince çizgiyi de düşündürür. Olay sanki kaçınılmazmış gibi anlatılır ancak roman boyunca fark ederiz ki aslında onlarca küçük fırsat vardır. Bir kişi daha cesur davransa, biri gerçekten görevini yapsa, biri sadece birkaç dakika önce harekete geçse belki de Santiago yaşayacaktı. Demek ki bazen kader dediğimiz şey, insanların aldığı ya da almadığı kararların sonucudur.
Bu eser günümüzde de güncelliğini koruyor çünkü teknoloji değişse de insanın korkuları, önyargıları, dedikoduları ve sessizliği çok değişmiyor. Sosyal medyada bir haksızlık gördüğümüzde, okulda bir arkadaşımız dışlandığında, iş yerinde birine adaletsizlik yapıldığında çoğu zaman seyirci kalıyoruz oysa seyirci olmak, bazen olayın dışında kalmak değildir; olayın bir parçası hâline gelmektir.
Gabriel García Márquez bu romanla bize yüksek sesle bağırmıyor, sessizce anlatıyor ama anlattıkları insanın yüreğinde derin bir iz bırakıyor çünkü romandaki asıl suçlu tek bir kişi değildir. Suç, korkunun, önyargının, geleneklerin yanlış yorumlanmasının ve en önemlisi sessiz kalmanın ortak sonucudur.
Bu kitabı bitirdiğimizde aklımızda bir tek cinayet kalmaz. Vicdanın sesi kalır. İnsan olmanın sorumluluğu kalır. Haksızlık karşısında susmamanın önemi kalır. Çünkü bazen tek bir cümle, tek bir uyarı, tek bir cesur adım bir hayat kurtarabilir.
Belki de Kırmızı Pazartesi bize şu gerçeği hatırlatmalıdır.
Bir toplumu ayakta tutan sadece yasalar değildir. Vicdan, merhamet, adalet ve cesaret de en az yasalar kadar gereklidir. İnsanlar birbirlerinin acılarına kayıtsız kaldığında, kaybeden yalnızca bir kişi olmaz; bütün bir toplum olur.
Bu yüzden bu roman yalnızca Santiago Nasar'ın hikâyesi değildir. Her dönemde, her toplumda yaşanabilecek bir insanlık sınavının hikâyesidir. Ve romanı bitirdiğimde kafamda şu soru kaldı: Eğer o kasabada ben yaşasaydım, gerçekten sessiz kalmayacak mıydım ? İşte bu soru, romanın en ağır ve en unutulmaz mirasıydı… Cevabım ne olacaktı derseniz, bırakın o da benim özelimde kalsın olur mu?
Bu günlükte bu kadar, başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.
ESRA SONGÜLER
HABER CADDESİ EDİTÖRÜ
























Yorum Yazın