Bugün dönüp geriye baktığımızda, Türk sinemasının altın yıllarını özlemle anmamak elde değil. O yıllarda sinema sadece eğlendiren bir sektör değil, aynı zamanda toplumu anlatan, insanı düşündüren, aileyi bir araya getiren güçlü bir sanat dalıydı. Televizyonun başına üç kuşak birlikte oturur, aynı filme güler, aynı sahnede hüzünlenirdi. Çünkü o filmlerde samimiyet vardı, emek vardı, insan vardı. Türk sinemasının unutulmaz isimlerinden Kemal Sunal, sadece bir oyuncu değil, adeta bu toprakların vicdanıydı. Oynadığı her karakterde halktan birini canlandırdı. Kimi zaman saf ama dürüst Şaban oldu, kimi zaman hakkını arayan gariban, kimi zaman düzenle mücadele eden sıradan bir vatandaş... İzleyenleri kahkahaya boğarken, aslında toplumsal adaletsizlikleri, haksızlıkları, bürokrasiyi ve insan ilişkilerini de ustalıkla eleştiriyordu. Onun filmlerini bugün defalarca izlesek bile aynı keyfi almamızın nedeni de işte bu samimiyet.
Kemal Sunal'ın yanı sıra Metin Akpınar, Zeki Alasya, Adile Naşit, Münir Özkul, Tarık Akan, Şener Şen, Ayşen Gruda, İlyas Salman, Halit Akçatepe, Ertem Eğilmez'in yönettiği sayısız film ve daha nice usta isim, Türk sinemasını zirveye taşıdı. Onlar komediyi sadece güldürmek için yapmadılar. Kahkahanın içine dostluğu, sevgiyi, aile bağlarını, komşuluğu, paylaşmayı ve insan olmanın değerini de yerleştirdiler. Bugün hala ‘Hababam Sınıfı’, ‘Süt Kardeşler’, ‘Tosun Paşa’, ‘Şabanoğlu Şaban’, ‘Çöpçüler Kralı’, ‘Kapıcılar Kralı’, ‘Davaro’, ‘Kibar Feyzo’ ya da ’Neşeli Günler’ televizyonda yayınlandığında milyonlar ekran başına geçiyor. Çünkü o filmler eskimiyor. Aradan kırk, elli yıl geçmesine rağmen hala güldürüyor, hâlâ düşündürüyor. Bu da gerçek sanatın zamana meydan okuduğunu gösteriyor.
Peki bugün aynı duyguyu neden yaşayamıyoruz?
Günümüz komedi filmlerine baktığımızda ne yazık ki bambaşka bir tablo görüyoruz. Senaryoların büyük bölümü küfür üzerine kurulmuş durumda. Sanki insanları güldürmenin tek yolu kaba konuşmak, bel altı espriler yapmak ve argo kullanmakmış gibi bir anlayış hakim oldu. Hikaye zayıf olunca küfür kolay bir çıkış yolu olarak görülüyor. Oysa gerçek mizah zekâ ister. İnce bir espri, güçlü bir diyalog ve iyi yazılmış karakterler insanları yıllarca güldürebilir.Eskiden ailece sinemaya gidilirdi. Anne, baba, çocuklar, dedeler, nineler aynı salonda aynı filmi izlerdi. Kimse ‘Bu sahnede çocukların gözünü kapatalım’ ya da ‘Burada televizyonun sesini kısalım’ deme ihtiyacı hissetmezdi. Bugün ise birçok komedi filmi için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Çocuklarla birlikte izlemek istediğinizde karşınıza peş peşe gelen küfürler, cinsellik içeren diyaloglar ve gereksiz argo çıkıyor. Film bittiğinde akılda kalan ne güzel bir hikâye oluyor ne de unutulmaz bir karakter... Sadece birkaç saatlik gürültü.
Elbette her yeni yapımı aynı kefeye koymak doğru olmaz. Günümüzde de kaliteli işler yapan, emek veren, farklı hikâyeler anlatmaya çalışan yönetmenler ve oyuncular var. Ancak genel tabloya baktığımızda, eski Yeşilçam'ın sıcaklığını ve samimiyetini bulmak giderek zorlaşıyor. Teknoloji gelişti. Kameralar değişti. Görüntü kalitesi arttı. Özel efektler dünya standartlarına ulaştı. Dijital platformlar çoğaldı. Ama bütün bu teknik gelişmelere rağmen, izleyicinin kalbine dokunan o sıcaklık aynı ölçüde artmadı. Çünkü sinemayı unutulmaz yapan teknoloji değil, hikâyedir. Hikâyeyi unutulmaz yapan ise insanı anlatabilmesidir. Yeşilçam filmlerinde mahalle kültürü vardı. Komşuluk vardı. Yardımlaşma vardı. Fakir ama onurlu insanlar vardı. Kötüler bile bazen vicdan muhasebesi yapardı. Bugün ise birçok yapımda karakterler derinlikten uzak, olaylar yüzeysel ve diyaloglar sıradan kalıyor. Kemal Sunal'ın filmlerinde bir tek küfür etmeden milyonları güldüren sahneler vardı. Yüz ifadeleri, mimikleri, beden dili ve doğal oyunculuğu başlı başına bir komedi unsuruydu. Metin Akpınar ile Zeki Alasya'nın karşılıklı diyalogları bugün bile izleyenleri kahkahaya boğuyor. Çünkü onların mizahı zekâya dayanıyordu. Espriyi yazan da oynayan da seyirciye saygı duyuyordu.
Bugünün sinemasında eksikliğini hissettiğimiz belki de en önemli değer, işte bu saygıdır. Seyirciye ‘Nasıl olsa güler’ mantığıyla değil, ‘En iyisini hak ediyor’ düşüncesiyle yaklaşan bir anlayışa ihtiyaç var. Mizah, toplumun aynasıdır. İnsanları aşağılayarak, küfür ederek ya da sadece şoke ederek kalıcı eserler üretmek mümkün değildir. Belki de bu yüzden yıllar geçmesine rağmen televizyon kanalları hâlâ Yeşilçam filmlerini yayınlıyor ve reyting alıyor. Gençler bile Kemal Sunal'ı, Adile Naşit'i, Münir Özkul'u keşfediyor. Çünkü samimiyetin modası geçmiyor. Gerçek sanatın yaşı olmuyor. Bugün sinemamızın yeniden o sıcaklığa kavuşmasını istemek nostaljiye sığınmak değildir. Aksine, geçmişten ilham alarak geleceğe daha kaliteli eserler bırakma arzusudur. Elbette zaman değişiyor, mizah anlayışı da değişebilir. Ancak saygıyı, aile değerlerini, güçlü senaryoyu ve kaliteli oyunculuğu kaybetmeden de insanları güldürmek mümkündür. Bunun en güzel kanıtı, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen hala ilk günkü heyecanla izlediğimiz Yeşilçam filmleridir. Kemal Sunal ve onunla aynı dönemin büyük ustaları bizlere sadece filmler bırakmadı, temiz mizahın, emeğin ve sanatın nasıl olması gerektiğini de öğretti. Dileğim odur ki, Türk sineması yeniden ailece izlenebilen, küfür yerine zekayı, kaba mizah yerine ince espriyi tercih eden yapımlarla eski gücüne kavuşsun. Çünkü gerçek kahkaha, insanı utandıran değil, yüzünde tebessüm, yüreğinde sıcaklık bırakan kahkahadır.
Habib BABAR























Yorum Yazın